Bölüm 4: Julien D. Evenus [4]
Üç Felaketin Gelişi
O içeri girmeden önce beklentiler son derece düşüktü.
Masalarının arkasında oturan dört sınav jürisi, bir yandan adayların dosyalarını inceliyor, bir yandan da kendi aralarında fısıldaşıyordu.
"Genel yetenek seviyesi geçen yıla kıyasla epey düşük. Dürüst olmak gerekirse tam bir hayal kırıklığı. Bu gidişle imparatorluktaki diğer akademiler bize yetişecek."
Bunu mırıldanan, kızıl sakallı adam Yüksek Büyücü Herman Chambers'tı. Yetenekleri ayırt etme konusundaki keskin gözleriyle tanınan bu adam, tam da bu yüzden Haven Akademisi'nin önümüzdeki yıl için öğrenci alım sürecinin başına getirilmişti.
Bir adayın vücudundan yayılan mana akışını sadece gözünde canlandırarak bile onun yetenekli olup olmadığını az çok anlayabilirdi.
Mananın yoğunluğundan, saflığından... Daha aday hiçbir şey sergilemeden onun genel seviyesini çözebilirdi.
"Lütfen bir sonraki adayı içeri alın."
Geçen yıla kıyasla yetenekler gerçekten de yerlerde sürünüyordu.
Fakat.
"Yine de birkaç küçük canavar bulduk, öyle değil mi?"
Birkaç istisna vardı tabii.
Ve o az sayıdaki istisna, normların fersah fersah üzerindeydi.
"...Sanırım haklısın."
Herman kollarını göğsünde kavuşturup arkasına yaslandı. Göz ucuyla hemen yanında oturan kadına baktı.
Resmî kıyafetler içindeki kadın, etrafına neredeyse kusursuz bir aura saçıyordu. Büyüleyici duruşu, çevresindekiler üzerinde derin bir etki bırakıyordu. Görünüşü ve kıyafetlerinin o kusursuz uyumu, onu diğer herkesten sıyırıp bambaşka bir yere koyuyordu.
Delilah V. Rosemberg.
Onda ne tek bir pürüz ne de en ufak bir boşluk vardı; adeta mükemmelliğin ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Zarafet, her hareketine, her sözüne ve yüz ifadesine öylesine doğal bir şekilde nüfuz etmişti ki tüm varlığını tanımlayan şey buydu.
Pek çokları için o, ulaşılamaz bir varlıktı.
18 yaşında Çırak.
19 yaşında Usta Büyücü.
21 yaşında Yüksek Büyücü.
24 yaşında Başbüyücü.
Ve 27 yaşında İmparatorluğun Yedi Hükümdarı'ndan biri.
Birçoğu onu imparatorluğun geleceği olarak görüyor, yüzyıllardır boş kalan o tahtı dolduracak yegane kişi olarak nitelendiriyordu: aralarındaki en zorlu, en kudretli büyücü.
Zirve.
Onun gibi biri nasıl olur da burada çalışır...?
Herman da dahil olmak üzere pek çok kişinin kafasını kurcalayan bir soruydu bu, ancak ne zaman biri bunu sormaya cüret etse, kadının tek verdiği karşılık boş bir tebessüm olurdu.
Duygularını pek dışa vuran bir kadın değildi ama ne zaman bir duygu kırıntısı gösterse...
İnsanın tüyleri ürperirdi.
"...Sıradaki adayımız bir baronluktan olmalı."
O pürüzsüz ve net sesi odada yankılandı. Sesinde hiçbir duygu belirtisi yoktu, yine de insanı görünmez bir ağırlıkla eziyor gibiydi.
"Julien Dacre Evenus."
Gözleri önündeki belgede gezinirken ismi sanki ağzında çiğniyormuş gibi yavaşça mırıldandı.
"Yetenek. Element ve... Duygu."
"Duygu mu?"
Herman kaşını kaldırıp önündeki belgeyi aldı. Demek gerçekten de duygu alanında yeteneği var... Beklentileri bir anda sönüverdi.
Duygu Büyücülerinden nefret ettiğinden ya da onları hor gördüğünden değildi bu.
Ama.
"Zor bir yol."
Kollarını kavuşturup kafasını olumsuz anlamda sallayarak düşüncelerini dile getiren kişi, uzun dalgalı kahverengi saçlarıyla orta yaşlı bir kadın olan Cathrine Riley Graham oldu.
"Bir Duygu Büyücüsü, duyguların manipülasyonuyla uğraşır. Nadir bir yetenek sayılmaz ama..."
Dudaklarını büzerek cümlesini yarıda kesti ve kelimelerin devamını getirmeyi bir başkasına bıraktı.
"...Kendini duygu çalışmalarına fazlaca kaptırırsa, insan kendi benliğini yitirebilir."
"Aynen öyle."
Duygu alanı tehlikeli bir sahaydı. Duyguları incelemek... onları anlamak için insanın o duyguların derinliklerine dalması, onlarla içli dışlı olması gerekirdi.
Kendini çok fazla kaptırırsan... günün sonunda kim olduğunu bile unutabilirdin.
"Bu yolda ilerlemeye çalışırken aklını yitiren nice yetenekli büyücü gördüm. Yazık. Gerçekten çok yazık..."
"Neyse ki Element alanında da yeteneği var. Lanet Büyüsü mü? Fena bir alan sayılmaz."
Kötü element yoktur.
Sadece kötü insanlar vardır.
Herman önündeki kağıdı dikkatle incelerken odanın kapısı açıldı. Onlu yaşlarının sonlarında genç bir adam içeri girdi.
"Julien olmalısın."
Delilah'ın pürüzsüz ve net sesi odada yankılandı.
Gencin dış görünüşü odadaki herkesin dikkatini çekmişti.
Yakışıklı ama... hayal kırıklığı.
Herman'ın Julien hakkındaki ilk izlenimi tam bir hayal kırıklığıydı.
Mana akışı düzensiz. Yoğunluğu çok hafif ve üzerinde hiç kontrolü yokmuş gibi duruyor.
Gerçekten bir soylu muymuş bu çocuk? Bu düşüncesinde yalnız olmadığını kanıtlarcasına Catherine mırıldandı:
"Bu çocuk tam bir fiyasko gibi görünüyor. Bir soylu olduğu düşünüldüğünde hayal kırıklığı."
Herman'ın sağında oturan Herbert Newberman da onunla aynı fikirdeydi.
"Mana akışı darmadağın. İlk bakışta manayı nasıl düzgün kullanacağını bile bilmiyor gibi. Bu yılki adaylar ne kadar da ham..."
Jürinin gözünde Julien buraya tamamen beyhude gelmişti. Performansı, muhtemelen zihinlerinden hemen silip atmak isteyecekleri türden bir şey olacaktı.
Ancak dikkat edilmesi gereken tek bir şey vardıysa, o da tavrıydı.
Kendini taşıma biçimi... O ifadesiz yüzü ve sakin, dengeli adımları...
Adeta sınırsız bir özgüven saçıyordu.
Kendine fazla güvenen bir aptal mıydı yoksa?
Her neyse, hadi şu işi bitirelim. Bundan beterlerini de gördüm.
Herman önlerinde duran genç adama eliyle işaret etti.
"Jason, git ve onu test et."
Jason birinci sınıf, daha doğrusu artık ikinci sınıf sayılabilecek... bir kadetti. En yetenekli öğrencilerden biri sayılmazdı belki ama yeni adayları test etmek için fazlasıyla yeterliydi.
"Emredersiniz efendim."
Jason harekete geçti, ancak tam bir adım atmıştı ki yüz ifadesi bir anda değişiverdi.
Ve tabii ki tüm sınav jürisinin de.
"Ne yapıyor o?"
"...Nabzını mı ölçüyor?"
"Bu ne saçmalık böyle?"
Julien, parmağını ön koluna bastırmış, ifadesiz bir yüzle dümdüz karşıya bakıyordu. Kendinde değil gibiydi.
Yüzü bomboştu.
Tıpkı beyaz bir kağıt gibi.
"Bu çocuk neyin peşinde...?"
"Aday? Aday?"
Herman, çocuk nihayet kendine gelene kadar ona birkaç kez seslendi.
"Ah...?"
"Aday? Bir sorun mu var? Bütün günümüzü sana ayıramayız."
Huysuzca Jason'ı işaret etti.
"...Bize neler yapabileceğini göster."
Herman tam Jason'ı işaret ettiği sırada, Julien'de ani bir değişim baş gösterdi. Göz bebekleri büyüdü. Yüzü kireç gibi bembeyaz kesildi ve kolları titremeye başladı.
Bu ani değişim odadaki herkesi afallatmıştı.
Julien'ın gözleri titriyor, çaresizlikle sağa sola kaçışıyordu. Bir anda bambaşka birine dönüşmüştü; az önceki halinden eser yoktu.
Omuzları çöktü ve soluk alıp verişi hızlandı.
"Haa... Haaa... Haaa..."
Herkes onun nefes alışverişinin ritmini hissedebiliyordu.
Her nefeste daha da hızlanıyordu.
Adeta belirli bir duygunun vücut bulmuş hali gibiydi.
Hangi duygu...?
Ah.
Çok geçmeden bu gerçek herkes için netleşti.
Korku.
Korkunun ta kendisi olmaya başlamıştı.
Herman vücudundan aşağı soğuk bir ürpertinin indiğini hissetti.
Yalnızca o değil, diğer jüri üyeleri de aynı şeyi hissediyordu.
"Sen, ne yapıyorsun...!"
Julien, Jason'a doğru yürüdü. Durum karşısında şaşkına dönen Jason, zamanında tepki vermeyi başaramamıştı. Julien'in elleri onun kafatasına kapandı, sanki onu ezmek istiyormuşçasına sıktı.
Ve,
"Ahhhhhh...!!!!"
Bir çığlık odayı sarstı.
Odanın duvarlarını delip geçerek orada bulunan herkesin kulaklarında gürültüyle yankılandı.
Bir anda odadaki herkes donakalmıştı; sadece Herman, Herbert ve Catherine değil, Delilah bile kıpırdayamıyordu.
Julien'in yaptığı hamlenin etkisi işte bu denli güçlüydü.
Tek bir hareketle odadaki herkesi adeta buz kestirmişti.
"Ah...! Hayır! Ahhhhh...! Ölmek istemiyorum, hayır!!!"
O kadar yoğundu ki, insan Jason'ın iliklerine kadar hissettiği o dehşeti apaçık duyumsayabiliyordu.
Tüyler ürperticiydi.
Herman'ın tüyleri diken diken olmuştu.
"Ahhh...!"
Güm!
Jason cansız bir çuval gibi yere serildi.
Kontrolsüzce titreyerek kafasını tutuyor, bir yandan da yerde kıvranıyordu. Ağzından salyalar akıyordu.
"Y...Yardım edin...!"
Onun çığlıklarına rağmen jüri üyelerinden tek bir kişi bile yerinden kıpırdamadı.
Tüm gözler, önlerinde duran genç adama kilitlenmişti.
Karşılarında duran şey, neredeyse hiç kimsenin yürümeye cesaret edemediği bir yola baş koymuş birinin ta kendisiydi.
Herman eski bir öğretiyi anımsayarak sesli bir şekilde mırıldandı:
"Bir duyguyu gerçekten anlamak için, insanın önce onu bizzat yaşaması gerekir."
Böylesi bir korkuyu sergileyebilmek için o korkuyu iliklerine kadar hissetmiş olmak lazımdı. Odadaki herkes bu konularda bilgi sahibiydi ve bu gerçeği çok iyi biliyordu.
Kıtayı baştan başa gezmiş, pek çok Duygu Büyücüsüyle karşılaşmışlardı. Bu sayede, böyle bir yolda yürüyen birinin katlanmak zorunda olduğu zorlukları öğrenmişlerdi.
Korkuyu deneyimlemek için, insanın onun peşinden amansızca koşması gerekiyordu.
Pek çoğu bu yolda başarısızlığa uğramış, ya eğitimin ortasında can vermiş ya da o duyguyu bir türlü kavrayamamıştı.
Buna rağmen,
"Böylesine yoğun bir duyguyu yansıtabilmek için nasıl bir dehşet verici eğitimden geçti acaba?"
Julien, pek çok kişinin başaramadığını başarmıştı. Kusursuz olmaktan çok uzaktı belki ama bu yaşta böylesi bir şeyi yapabilmesi...
Kendisine karşı ne kadar acımasız davranmış olmalıydı?
Herman'ın Julien hakkındaki değerlendirmesi tamamen yön değiştirmişti.
Sadece korkuyu kusursuz bir şekilde tasvir etmekle kalmıyor, aynı zamanda o duyguya bürünme evresinde de tamamen ustalaşmış gibi görünüyor.
Pek çok Duygu Büyücüsünün peşinden koştuğu bir durumdu bu. Gerçeklikle o duyguya bürünme halini birbirinden ayırabildiğin o ince çizgi.
Demek bu yüzden başlamadan önce nabzını kontrol etmişti?
Kendini o duyguya kaptırmadan önce durumunu ölçmek için miydi?
Tam bir canavar.
O, kelimenin tam anlamıyla bir canavardı.
"Sorabilirsem eğer..."
Odaya çöken o ağır sessizliği ilk bozan Catherine oldu; yerdeki titreyen Jason'a kısa bir bakış fırlattıktan sonra bakışlarını Julien'e dikti.
"Bunu başarabilmek için nasıl bir eğitimden geçtin? Ve bu yeteneğin yalnızca korkuyla mı sınırlı?"
"..."
Sorusu sessizlikle karşılandı; Julien öylece kıpırdamadan duruyordu.
Ardından başını öne eğdi ve hafifçe iki yana salladı.
"Ah."
Konuşmak istemeyeceği kadar kötü bir şey miydi yani?
Jüri üyelerinin yüz ifadeleri ciddileşti.
Ve nihayet, başından beri sessizliğini koruyan ve bakışlarını Julien'den bir an olsun ayırmayan Delilah, konuşmak üzere dudaklarını araladı:
"Çıkabilirsin. Tüm adayları değerlendirdikten sonra sonuçları sana bildireceğiz."
Julien başıyla onayladı ve sanki övgüye değer hiçbir şey yapmamış gibi sakin adımlarla odadan çıktı.
O kapıdan çıkar çıkmaz Herman ve diğerleri Delilah'a döndü.
"Onu neden öylece bıraktın? Daha sorgumuz bit—"
"Yere bakın."
"Ah."
Ve o anda herkes durumun farkına vardı.
"Ah...! L-lütfen yardım edin... Ah..."
"Adayı daha fazla test edecek durumda değil. Birine söyleyin de onun yerine baksın ve kendisini revire götürsünler. Şimdilik ara veriyoruz."
"Ama...!"
"Ne söylemek istediğinizi biliyorum."
Delilah, diğer jüri üyelerinin konuşmasını engellemek için elini kaldırdı.
"Onun hakkında daha fazlasını öğrenmek istiyorsunuz, değil mi?"
Herman ve diğerleri başlarıyla onayladıklarında, Delilah gözlerini Julien'in çıktığı kapıya çevirdi.
Bakışları binbir kelime fısıldıyordu adeta.
Herman bunu anlayabiliyordu.
Tıpkı kendileri gibi onun da ilgisi uyanmıştı.
Hiç şüphesiz, o da odadaki herkesin merak ettiği o sorunun cevabını arıyordu.
Hiçbirinin sormaya cesaret edemediği o soruyu.
Kendini ne ölçüde o duyguya kaptırmıştı?
Julien D. Evenus
Her şey benim için bir uğultudan, bulanık bir görüntüden ibaretti.
İçimdeki her şeyi dışarı döktüğüm o andan sonrasında gelişen olaylara kadar zihnim, dağılmak bilmeyen yoğun bir sisle kaplanmış gibiydi.
Sağlıklı düşünemiyordum.
“Bunu başarabilmek için nasıl bir eğitimden geçtin? Ve bu yeteneğin yalnızca korkuyla mı sınırlı?”
Tek odak noktam bir an önce buradan tüymekti.
Bunu benliğimin en derinlerinde hissedebiliyordum. İçimdeki her şeyi tam olarak boşaltamamıştım. Zihnimin bir köşesinde pusuda bekliyor, yavaş yavaş yukarı tırmanıyordu.
Buradan gitmem lazım...
Ve işte tam o anda,
“Çıkabilirsin. Tüm adayları değerlendirdikten sonra sonuçları sana bildireceğiz.”
Bu fırsat karşıma çıktığı an hiç vakit kaybetmeden orayı terk ettim. Dışarı adımımı atar atmaz koridordaki herkesin bakışlarının üzerime dikildiğini hissettim ama yine de hiçbirine aldırış edecek durumda değildim.
Güvenli bir yer bulmalıyım... Bir tuvalet ya da boş bir oda. Dayanamıyorum...!
Adımlarım bir anlığına tekleedi. Midemden yukarı doğru bir şeylerin yükseldiğini hissettim. Güçlükle yutkunarak kendimi ileri doğru zorladım.
"Çekilin."
Önümdeki herkesi bir kenara iterek yoluma devam ettim.
"Hey...!"
İtirazlarına zerre kadar kulak asmadım.
Bir tuvalet... Bir oda... Herhangi bir yer...
Yürümeye devam ettim. Nerede olduğuma dönüp bakmadım bile. Ancak boş bir oda bulduğumda durabildim. Şöyle bir etrafıma bakıp içeri daldım.
Küçük bir odaydı.
"Haa... Haa..."
Ve en önemlisi,
Bomboştu.
"Öğğh...!"
O zamana kadar içimde tutmak için yırtındığım her şey bir anda dışarı fışkırdı. Görüşüm bulandı ve iki büklüm oldum.
Alnımda biriken soğuk ter damlalarını hissederken, mideme saplanan keskin acıyla kasıldım.
"Ha-h..."
Gömleğimi sımsıkı kavrayıp o sırada kalbimin nasıl deli gibi çarptığını hissetmeye çalıştım.
Çok hızlıydı.
Gerçekten çok hızlı...
Sakinleşmek için derin derin nefesler aldım.
Göğsümü döven o kalbi yatıştırmak için ama...
Durmuyordu.
"Ah... Ah...!"
Az önce beni pençesine alan o dehşet, yeniden peşime düşmüştü.
Titrememe engel olamıyordum.
Sanki içime karanlık bir şey sızmıştı.
"Ahhh...!"
Onu hissedebiliyordum.
Her zamankinden daha net bir şekilde hem de.
Ben...
Yavaş yavaş yutuluyordum.