Bölüm 6 - Kara Yıldız [1]
Üç Felaketin Gelişi
Julien Dacre Evenus
Odadaki gerilim nefes almayı bile zorlaştıracak kadar boğucuydu.
Bakışları delip geçiyordu. Sanki her an beni bütün bütün yutabilecekmiş gibiydi.
Beni parçalayacakmış gibi.
Fakat...
Gözlerimi bir an bile kaçırmadım. Gözlerinin içine bakmaya devam ettim. Gözlerimi ondan ayıramayacağımı biliyordum. Kaçamak bir bakış, zayıflık demekti. Bunu yapamazdım.
Özellikle de sırf bu yüzden canımı alacağını bile bile.
Şıp... Şıp... Şıp...
Kan damlaları yere düşmeye devam ediyordu. Odayı yutmak için pusuda bekleyen o ağır sessizliği usulca bozuyordu.
Sonra,
"Amacın ne?"
Bana bir soru sormuştu.
Cevabını benim de bulamadığım bir soru.
Amaç... Benim amacım ne...
Bunu ben de bilmek isterdim.
Kendimi bir anda bu kâbusun içinde bulmuştum, başıma gelen bunca şeyi kabullenmekte hâlâ zorlanıyordum.
Neden buradaydım...? Bütün bunların sorumlusu kimdi? Ve neden ben?
Şu an için tek amacım bir şeyler bulmaktı,
"Cevaplar."
İçinde bulunduğum durumun mantıklı bir açıklaması.
Ve tüm bunların varacağı o nihai son.
"İstediğim şey sadece cevaplar," diye tekrarladım. Kendime verdiğim bir teselli, bir söz gibiydi bu. Bir amaca tutunmak hayatiydi; gelecekte yolumu kaybetmemek için buna ihtiyacım vardı.
"Cevaplar mı?"
Kaşları çatıldı, boynuma binen o ölümcül baskı hafifledi. Derin düşüncelere dalmış gibiydi, bana tekrar baktığında sordu:
"Ne tür cevaplar arıyorsun?"
"Ben kimim?"
"Hm...?"
"Neredeyim? Sen kimsin? Burası neresi? Neden buradayım? Beni buraya atmalarındaki amaç neydi?"
Soruları ardı ardına sıraladım. Her bir soruda yüzündeki ifade yavaşça değişti ve ben daha ne olduğunu anlayamadan, boynumdaki kılıç çoktan geri çekilmişti.
İlk defa, bakışları o kadar da yırtıcı görünmüyordu.
"Onun bedenini kendi rızanla ele geçirmedin mi?"
Demek beden ele geçirmek mümkündü?
"Hayır."
Başımı iki yana salladım.
"Bu konuda ben de en az senin kadar bilgisizim."
Bilseydim zaten bu kadar zorlanmazdım.
"..."
Sessizce durdu, muhtemelen sözlerimi tartıyordu.
Adım—
Bu esnada, en yakındaki sandalyeye doğru yürüyüp oturdum. Başım dönüyordu. Kaybettiğim onca kanın ve kusmanın ardından ayakta duracak hâlim kalmamıştı.
Tam yerime yerleşmiştim ki, görüş alanımda bir şey parladı.
| Sistem Bildirimi |
|---|
| ? | Seviye 1. [Korku] TP +%0.5 |
Tanıdık bir bildirim.
Gülesim gelmişti, dudaklarım hafifçe yukarı kıvrıldı. Bu nasıl bir şakaydı böyle?
Odadaki hava aniden yeniden ağırlaştı.
Başımı çevirdiğimde, o aynı iki gri gözün bana dikildiğini gördüm. Tuhaf bir şekilde kaskatı kesilmişti.
"Isırmam."
"...Yalan söylemediğini nereden bileyim?"
Yalan mı?
Yanağımı, masaya dayadığım yumruğuma yasladım.
"Orasını bilemem."
Ve omuz silktim. Bana inanmazsa gerçekten elimden hiçbir şey gelmezdi.
Onun yerinde olsaydım, ben de kendime inanmazdım. Bu dünyada işlerin nasıl yürüdüğüne dair hiçbir fikrim olmamasını geçtim, kan kaybı yüzünden sağlıklı düşünmekte bile zorlanıyordum.
Ancak yine de, böyle bir çıkmazın içindeyken karşımda dikilen adama bakınca bir şeyi fark etmiştim.
"Yalan söylemediğimi zaten biliyorsun."
Bir şekilde.
Bir yolla... Yalan söylemediğimi çoktan anladığına dair içimde bir his vardı. Nereden mi biliyordum? Yüzündeki ifadeden.
Okuması oldukça kolaydı.
"..."
Sessizliği, benim için sessiz bir onay niteliğindeydi.
Bana söylemediği bir şeyler vardı.
Fakat cevap almak için üstelemedim.
"Haaa..."
Buna mecalim yoktu.
Aklımı başıma toplamak gitgide zorlaşıyordu.
"Şimdi ne olacak? Ne yapmayı planlıyorsun?"
Sesini duyunca ona bakmak için başımı indirdim.
"...Bilmiyorum."
Enine boyuna düşünecek durumda değildim.
Üstelik, bu dünya hakkında bildiklerim bir hiçti. Bir karar vermeden önce daha fazlasını öğrenmeliydim. Acele eden ecele giderdi...
"Anlıyorum."
Bu cevap onu tatmin etmiş görünüyordu.
Oda bir kez daha sessizliğe gömüldü. Gözlerimi kapatıp dinlenmek için o anı fırsat bildim. Fakat tam gözlerimi yummuştum ki, sesini tekrar duydum.
"Julien kibirli biriydi. Pek yetenekli sayılmazdı. Ve avam tabakasından zerre kadar haz etmeyen, onlardan ölesiye nefret eden biriydi..."
Öyle mi...? Harika bir adama benziyormuş.
"Senin tavırların ise fazlasıyla farklı. Önceki Julien'le bağlantısı olan biriyle karşılaştığın an, onun yerinde olmadığın kabak gibi ortaya çıkacak. Benim için anlamak zor olmadı. Başkaları için ne kadar zor olabilir ki?"
Bunu ben de tahmin edebiliyordum.
"Fakat..."
Cümlesini bilerek uzattı, dikkatimi çekmek için yeterli bir süreydi bu.
Fakat ne?
"Sana yardım edebilirim."
Ses tonu derinleşti.
"Seni kullanmama izin ver."
Gözlerimi açtım.
Bakışlarımız kesişti.
"Bunun karşılığında, ben de senin beni kullanmana izin vereceğim."
Daha çok Haven adıyla bilinen Haven Enstitüsü, İmparatorluk'taki en prestijli ve en tanınmış 'Akademi'ydi.
Haliyle, kabul süreçleri son derece zorluydu. Böylesine nam salmış bir kuruma da bu yakışırdı.
Sahip olduğu bu itibar sayesinde, avam ve soylular arasında herhangi bir sosyal ayrımcılık göze çarpmazdı. Ne var ki, yetkililer arasında yazılı olmayan bir fikir birliği mevcuttu.
O da, sıradan halkın soylularla bir tutulamayacağı gerçeğiydi.
Fakat bunun sebebi soy saflığı veya köken gibi saçma sapan nedenler değildi. Olayın temeli İmparatorluk yasalarına dayanıyordu.
Sıradan halkın, ancak 17 yaşına geldikten sonra mana pratiği yapmasına izin verilirdi.
İmparatorluk üzerindeki otoritelerini korumak amacıyla, kraliyet ailesi —Megrail Ailesi— halkın belirli bir yaşa gelene kadar manayla haşır neşir olmasını kesin bir dille yasaklamıştı.
Aynı durum soylular için de geçerliydi.
Avamın aksine, soylu bireylerin daha genç yaşta mana kullanmasına müsaade edilirdi. Yine de onlarda dahi soyluluk unvanlarına göre değişen bir yaş kısıtlaması bulunuyordu.
Sadece Megrail Ailesi'nin doğrudan kan hattından gelen kimselerin doğuştan itibaren mana kullanmasına izin vardı.
Bu nedenle, Megrail soyundan bir varis Haven'a adım attığında her daim birinci sıraya yerleşmesi gayet olağan bir durumdu.
Ve buna rağmen,
"Zirveye daha çok yakışan biri olduğunu söylüyorsun. Üstelik sadece bir değil, iki kişi mi?"
Hışırtı—
Siyah bir eldiven nazikçe bir sayfayı çevirdi. Hareket son derece basit olsa da gizemli, zarif bir akıcılık barındırıyordu.
"Enstitümüz için bu bir ilk olacak. Düşük rütbeli bir soylunun Kara Yıldız olarak seçilmesi... Geçmişte hiç böyle bir emsal yaşandı mı merak ediyorum. Üstelik böyle tek bir aday değil, iki adayın birden olması..."
Kara Yıldız.
Her eğitim-öğretim yılının birincisine verilen o yegâne unvan.
Bu unvanı alan istisnasız herkes, er ya da geç İmparatorluk içinde nüfuzlu bir figür hâline gelmişti.
Oldukça mühim bir konumdu.
"...Yapılması gereken bu."
Net bir ses cevap verdi.
Ses tonu garip bir şekilde sakindi. Sanki konuşan kişi tamamen önemsiz bir meseleden bahsediyor gibiydi.
Ancak ortadaki mesele hiç de önemsiz değildi.
En azından Atlas böyle düşünmüyordu.
"Bunun, sadece benim için değil, onun için de bolca baş ağrısı getireceği aşikâr..."
Bu pozisyon sadece statüyü sembolize etmiyordu.
Aynı zamanda bir kılavuz görevi görüyordu.
Kadetlerin örnek almaları ve o seviyeye ulaşmak için çabalamaları gereken bir rol modeldi.
Bir hedefti.
Atlas Megrail derin bir iç çekerek gözlüklerini çıkardı ve Megrail ailesinin doğrudan kan hattının belirgin bir sembolü olan o sarı gözlerini gözler önüne serdi.
"Eğer Kara Yıldız olmanın getirdiği o ağır baskıyı kaldıramazsa, korkarım ki..."
"Buna gerek kalmayacak."
[Julien Dacre Evenus]
[Leon Rowan Ellert]
Delilah, önünde duran iki dosyaya göz attı. Zihni, sınav salonunda yaşananlara geri dönmüştü.
Tık—
Parmağı yavaşça dosyalardan birinin üzerine kaydı.
"O, böyle basit bir şey yüzünden baskı hissedecek biri değil."
Bundan adı gibi emindi.
Ne de olsa.
Onu kendi gözleriyle görmüştü.
Kayma—
Ve onun dosyasını öne doğru itti.
"Kara Yıldız."
[Julien Dacre Evenus]
"Ondan başkası olamaz."
Şırrr—
Yukarıdan akan buz gibi su, tenime çarpan her bir damlasıyla iğne gibi batıyordu.
Kalbim delicesine çarpıyordu, yine de o dondurucu akıntının altında öylece, hareketsiz kalmaya devam ettim. Sükunetimi korumaya çalışarak o hissin beni sarmalamasına izin verdim, bedenimi tamamen soğuğa teslim ettim.
Duş başlığının altında zihnim boşalırken, üzerime alışılmadık bir huzur çökmüştü.
Ne kadar geçici olursa olsun, o kısacık anın içinde özgürlüğün ufak bir tadını çıkardım.
Boynum ve önkolum sızlıyordu.
Fakat buz gibi suyun altında acının hiçbir anlamı yokmuş gibi geliyordu.
Tık—!
Su kapandığı an o kısacık özgürlük hissi de kaybolup gitti ve gerçeğin o ezici ağırlığı tüm şiddetiyle yeniden omuzlarıma çöktü.
"Beni kullan..."
Onunla yollarımızı ayıralı sadece bir saat olmuştu ama o konuşmayı yapalı sanki sadece saniyeler geçmiş gibi hissediyordum.
Acaba doğru seçimi mi yaptım?
Karşımdaki yansımayı inceledim.
Yüz hatlarının simetrisinden tutun, gözlerin derinliğine ve çene hattının keskinliğine kadar her bir detay ince ince işlenmiş gibiydi. Kusursuzdu.
Yine de, ondan iğreniyordum.
"Emmet Rowe."
Kendi duyabileceğim bir sesle mırıldandım, ellerim sessizce lavabonun kenarlarını sıkıyordu.
"Yirmi dört yaşında. Erkek. Pazarlamacı. Bir abi ve San Burrough Hastanesi'nde bir hasta."
Benim gerçek adım, gerçek kimliğim ve özüm buydu.
Bunu unutamazdım.
"Bunu unutmamalıyım."
Bu dünya bana ait değildi, bu beden de öyle. İkisi de bana yabancıydı. Benim bu dünyaya ait olmadığım gibi, bu dünya da bana ait değildi.
Bir cevaba ihtiyacım vardı.
Bu sahtekarlığı sürdürmek için bir nedene.
Ve bunun için...
Şırrr—!
Musluğu usulca açtım, saçlarımdan sular damlarken sakin bir şekilde yüzümü yıkadım.
"Ne gerekiyorsa yapacağım."