Bölüm 1 - Tünelin Sonundaki Işık
The Beginning After The End
Arthur Leywin
İnsanların ölüme yaklaştıkları anları tecrübe ettikten sonra "Işığı gördüm!" diye haykırarak soğuk terler içinde sıçrayarak uyandıkları şu meşhur "tünelin sonundaki ışık" zırvalığına hiçbir zaman inanmamıştım.
Ama işte şimdi, en son hatırladığım şey odamda (başkalarının tabiriyle kraliyet dairesinde) uyumakken, bu sözde "tünelde" göz alıcı bir ışıkla yüzleşiyordum.
Öldüm mü? Öyleyse nasıl? Suikasta mı kurban gittim?
Kimseye bir kötülük yaptığımı hatırlamıyorum ama diğer yandan güçlü ve tanınan biri olmak, insanlara beni ölü görmek istemeleri için her türlü nedeni verirdi.
Neyse...
Yakın zamanda uyanacakmışım gibi görünmediğine göre, yavaş yavaş bu parlak ışığa doğru çekilirken akışına bırakmak en iyisiydi.
Bu yolculuk sonsuza dek sürecekmiş gibi geliyordu; bir yanım, cennet olmasını umduğum o yere beni çağıran ve melekleri andıran ilahiler söyleyen bir çocuk korosuyla karşılaşmayı bekliyordu.
Bunun yerine, sesler kulaklarıma saldırırken etrafımdaki her şeyin görüntüsü parlak kırmızı bir bulanıklığa dönüştü. Bir şey söylemeye çalıştığımda ağzımdan çıkan tek ses bir ağlama feryadı gibiydi.
Boğuk sesler netleşti ve şu sözleri seçebildim: "Tebrikler Beyefendi ve Hanımefendi, nur topu gibi sağlıklı bir oğlunuz oldu."
...Bir dakika.
Sanırım normalde, "Siktir, az önce doğdum mu? Şimdi bir bebek miyim?" gibisinden şeyler düşünmeliyim.
Ama garip bir şekilde zihnimde beliren tek düşünce şuydu: 'Yani tünelin sonundaki parlak ışık, kadın vajin-... sızan ışıkmış...'
Haha... bunun üzerinde daha fazla düşünmeyelim.
Durumumu krala yaraşır rasyonel bir tavırla değerlendirdiğimde ilk olarak, burası her neresi olursa olsun konuşulan dili anladığımı fark ettim. Bu her zaman iyiye işarettir.
Sonra, gözlerimi yavaşça ve acı içinde açtığımda, retinalarım farklı renklere ve şekillere maruz kaldı. Bebek gözlerimin ışığa alışması biraz zaman aldı. Önümdeki doktorun –ya da öyle görünen kişinin– hem kafasında hem de çenesinde uzayan kırlaşmış saçlarıyla pek de çekici olmayan bir yüzü vardı. Gözlüklerinin kurşun geçirmez olacak kadar kalın olduğuna yemin edebilirim. İşin garibi, ne bir doktor önlüğü giyiyordu ne de bir hastane odasındaydık.
Görünüşe bakılırsa şeytani bir çağırma ritüelinden doğmuştum; çünkü bu oda sadece birkaç mumla aydınlatılıyordu ve saman bir yatağın üzerinde, yerdeydik.
Etrafıma bakındım ve beni kendi tünelinden dışarı iten o kadını gördüm. Ona anne demek adil olur sanırım. Neye benzediğini görmek için birkaç saniye daha ayırdığımda, onun bir güzellik abidesi olduğunu itiraf etmeliyim, gerçi bu durum yarı bulanık gözlerimden de kaynaklanıyor olabilirdi. Onu göz kamaştırıcı bir güzelden ziyade; belirgin kumral saçları ve kahverengi gözleriyle, çok nazik ve şefkatli bir anlamda, sevimli olarak tanımlamak daha doğru olurdu. Uzun kirpiklerini ve ona sarılma isteği uyandıran dik burnunu fark etmemek elde değildi. Etrafına o anne şefkatini yayıyordu. Bebeklerin annelerine bu kadar çekilmelerinin nedeni bu muydu?
Gözlerimi ondan ayırıp sağa döndüm ve yüzündeki aptalca sırıtış ve bana baktığı yaşlı gözlerinden babam olduğunu varsaydığım kişiyi zar zor seçebildim. Hemen atıldı: "Merhaba küçük Art, ben senin babanım, ba-ba diyebilir misin?" Annem ve o ev doktoru bozuntusunun (sahip olduğu tüm sertifikalar bu kadardı muhtemelen) gözlerini devirdiğini görmek için etrafıma bakındığımda annem alaycı bir şekilde çıkışmayı başardı: "Hayatım, o daha yeni doğdu."
Babama daha yakından baktığımda sevgili annemin ondan neden etkilendiğini görebiliyordum. Yeni doğmuş bir bebeğin iki heceli bir kelimeyi telaffuz etmesini bekleyecek kadar birkaç tahtasının eksik olmasının yanı sıra (Ona şüphe avantajı tanıyıp, bunu baba olmanın verdiği sevinçle söylediğini düşüneceğim), hatlarını tamamlayan sinekkaydı traşlı köşeli çenesiyle oldukça karizmatik görünümlü bir adamdı. Küllü kahverengi saçları bakımlı görünüyordu; kaşları ise kalın ve keskindi, kılıç gibi uzanarak bir V şekli oluşturuyordu. Yine de, ister gözlerinin uçlarının biraz aşağı düşmesinden olsun, ister irislerinden yayılan o derin mavi, neredeyse safir renginden olsun, gözlerinde şefkatli bir kalite yatıyordu.
"Hmm, ağlamıyor. Doktor, yeni doğanların doğduklarında ağlamaları gerektiğini sanıyordum," diye duyduğum ses anneme aitti.
Ben ebeveynlerimi süz... yani gözlemlemeyi bitirdiğimde; doktor bozuntusu, "Bebeğin ağlamadığı durumlar da olur. Lütfen birkaç gün daha dinlenmeye devam edin Bayan Leywin ve Arthur'a bir şey olursa bana haber verin Bay Leywin," diyerek müsaade istedi.
Tünelden çıkış yolculuğumu takip eden o ilk haftalar benim için yeni bir işkence türüydü. Uzuvlarımı sağa sola sallamak dışında neredeyse hiçbir motor kontrolüm yoktu ve bu bile kısa sürede yorucu oluyordu. Bebeklerin parmaklarını o kadar da fazla kontrol edemediklerini çok da istemeyerek fark ettim.
Bunu size nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum ama parmağınızı bir bebeğin avucuna koyduğunuzda, sizi sevdikleri için değil, dirseklerindeki o hassas sinire vurulmuş gibi hissettikleri için bir refleks olarak parmağınızı sıkıca tutarlar. Bırakın motor kontrolü, kendi boşaltım sistemimi bile istediğim gibi yönetemiyordum. Henüz kendi mesanemin efendisi değildim. Sadece... çıkıveriyordu. Haa...
İyi tarafından bakarsak, mutlu bir şekilde alıştığım az sayıdaki avantajlardan biri de annem tarafından emzirilmekti.
Beni yanlış anlamayın, kesinlikle gizli bir niyetim yoktu. Sadece anne sütü bebek mamasından çok daha lezzetli ve besin değeri daha yüksek, tamam mı? Kem... lütfen bana inanın.
O şeytani iblis çağırma yeri görünüşe göre ebeveynlerimin odasıydı ve anladığım kadarıyla, şu an sıkışıp kaldığım yer, umarım, geçmişte yaşadığım dünyada elektriğin henüz icat edilmediği bir zamandı.
Annem bir gün, aptal babam beni havada sallarken bir çekmeceye çarptığı için bacağımda oluşan çiziği iyileştirerek umutlarımın boşa çıktığını çabucak kanıtladı.
Hayır... yara bandı ve öpücükle iyileştirme gibi değil; annemin o ellerinden gelen hafif bir vızıltı ve parlayan, tam tekmil bir iyileştirme büyüsüyle.
Ben cehennemin hangi köşesindeyim böyle?
Adı Alice Leywin olan annem ve Reynolds Leywin olan babam, en azından iyi insanlara benziyorlardı, hatta belki de en iyilerine. Annemin bir melek olduğundan şüpheleniyordum çünkü hayatımda hiç bu kadar iyi kalpli ve sıcakkanlı biriyle tanışmamıştım. Sırtında bir tür bebek taşıma askısıyla onunla birlikte kasaba dediği bir yere gittim. Bu Ashber kasabası, yolların veya binaların olmaması göz önüne alındığında, daha çok abartılı bir ileri karakol gibiydi. Her iki yanında çeşitli tüccarların ve satıcıların günlük ihtiyaçlardan tutun da silahlar, zırhlar ve taşlar... parlayan taşlar gibi görünce kaşlarımı kaldırmaktan kendimi alamadığım her türlü şeyi sattığı çadırların bulunduğu ana toprak yolda yürüyorduk!
Bir türlü alışamadığım en tuhaf şey, insanların silahlarını lüks bir tasarım çanta gibi taşımalarıydı. Yaklaşık 170 cm boyunda bir adamın, kendinden daha büyük devasa bir savaş baltası taşıdığına şahit oldum! Neyse, annem muhtemelen dili daha hızlı öğrenmem için günlük mutfak alışverişini yaparken bir yandan da yoldan geçen veya tezgahlarda çalışan çeşitli insanlarla selamlaşıp benimle konuşmaya devam ediyordu. Bu arada bedenim bana bir kez daha ihanet etti ve uyuyakaldım... Kahretsin şu işe yaramaz bedeni.
Beni bağrında okşayan annemin kucağında otururken, tüm dikkatimi yaklaşık bir dakika boyunca toprağa dua eder gibi bir şeyler mırıldanan babama vermiştim. Deprem olup yeri yarması veya devasa bir taştan golemin ortaya çıkması gibi büyülü bir fenomen beklerken, neredeyse insan koltuğumdan düşecek kadar öne doğru eğildim. Sonsuzluk gibi gelen bir sürenin ardından (İnanın bana, Japon balığı kadar dikkat süresi olan bir bebek için öyleydi.) üç yetişkin insan boyutunda devasa kaya parçası yerden fırladı ve yakındaki bir ağaca çarptı.
Bu da neyin nesi... hepsi bu kadar mıydı?
Öfkeyle kollarımı salladım ama aptal babam bunu bir "VAAAV" olarak yorumladı ve yüzünde kocaman bir sırıtışla, "Baban çok harika değil mi!" dedi.
Hayır, babam çok daha iyi bir dövüşçüydü. İki demir eldivenini taktığında ben bile onun için iç çamaşırımı (ya da bezimi) çıkarma zorunluluğu hissettim. Cüssesine göre şaşırtıcı derecede hızlı ve sağlam hareketlerle, yumrukları ses hızını aşacak kadar güç barındırıyordu ancak bir o kadar da açık vermeyecek kadar akıcıydı. Benim dünyamda bir asker mangasına liderlik eden üst düzey bir dövüşçü olarak sınıflandırılırdı ama benim için o sadece aptal babamdı.
Öğrendiğim kadarıyla bu dünya; gücün ve zenginliğin kişinin toplumdaki yerini belirlediği, büyü ve savaşçılarla dolu oldukça basit bir dünya gibi görünüyordu. Bu anlamda, teknoloji eksikliği ve büyü ile ki arasındaki ufak fark dışında eski dünyamdan pek de farklı değildi.
Eski dünyamda savaşlar, ülkeler arasındaki anlaşmazlıkları çözmek için neredeyse modası geçmiş bir yöntem haline gelmişti. Yanlış anlamayın, elbette hâlâ daha küçük çaplı çatışmalar yaşanıyordu ve vatandaşların güvenliği için ordulara hâlâ ihtiyaç duyuluyordu. Ancak bir ülkenin refahını ilgilendiren anlaşmazlıklar; ya iki ülkenin hükümdarları arasında sadece ki kullanımının ve yakın dövüş silahlarının serbest olduğu bir düello ile ya da daha küçük sorunlar için sınırlı ateşli silahlara izin verilen mangalar arası sahte bir savaş ile çözülürdü.
Bu yüzden krallar tahtta oturup cahilce başkalarına emirler yağdıran o tipik şişman adamlar değildi; ülkesini temsil edebilmek için en güçlü dövüşçü olmak zorundalardı.
Neyse, bu kadarı yeter.
Annemin tüccarlarla yaptığı alışverişlerden bu yeni dünyadaki para biriminin oldukça basit olduğu anlaşılıyordu.
Bakır en düşük para birimiydi; onu gümüş, ardından da altın takip ediyordu. Henüz bir altın sikke değerinde herhangi bir şey görmemiş olsam da, normal aileler günde birkaç bakır sikkeyle gayet iyi geçinebiliyor gibiydi.
100 Bakır = 1 Gümüş 100 Gümüş = 1 Altın
Her günüm yeni bedenimi geliştirmekle, içimde yatan motor fonksiyonlarında ustalaşmakla geçiyordu.
Gerçi... Bu rahat düzen çok geçmeden değişecekti.