Bölüm 17 - Yoldaş
The Beginning After The End
Arthur Leywin
Yatağımdan fırladım ve Sylvia'nın bana emanet ettiği o mücevheri bulmak için cübbemin ceplerini dikkatlice karıştırdım.
Gökkuşağı renkli eski mücevhere bakakalmışken, "H-haha... Hassiktir..." diye fısıldadım ve kıçımın üzerine gerisin geri düştüm.
"Kyu~!"
O taş bir mücevher falan değildi...
Bir yumurtaydı!
Ve o yumurtadan çıkan şeyi tek bir kelimeyle tarif etmem imkânsızdı.
Aklıma gelen ilk şey onun bir ejderha olduğuydu. Bana biraz ejderhayı andırıyordu ama aynı zamanda hiç de benzemiyordu. Tamamen siyahtı. Pullarla kaplı küçük bir yavru kediyi andırıyordu adeta. Dört ayağı üzerinde oturmuş, başını hafifçe yana eğmiş bir halde beni inceliyordu. İnsan gözünde beyaz olması gereken sklera kısmı, Büyükbaba Virion'un ikinci formuna büründüğünde olduğu gibi kapkaraydı; tek farkı irislerinin sarı değil, parlak bir kırmızı olmasıydı. Gözbebekleri, normalde ona tehditkâr bir hava katması gereken ince, keskin yarıklardan ibaretti ancak küçük bir kedigili andıran bu bedenin üzerinde sadece ve sadece tapılası duruyordu. Sylvia gibi bir ejderha ile bu küçük... şey arasındaki en belirgin fark, kafasındaki iki boynuzdu. Boynuzları, Sylvia'nın bana ejderha olduğunu açıklamadan önceki o illüzyon formuyla tamamen aynıydı. Kafasının etrafında dışa doğru kıvrılıyor ve ön tarafa doğru sivrilerek uçlaşıyordu.
Kafasının şekli bir kediye benziyordu ama burnu biraz daha sivriydi, geri kalan her şey aynıydı. Kuyruğu ise, kesinlikle Sylvia'nın kuyruğunun kopyası gibiydi. Ucunda iki kırmızı diken bulunan sürüngenimsi bir kuyruktu bu. Bu yavrunun omurgası boyunca da gözlerinin rengiyle eşleşen küçük kırmızı dikenler uzanıyordu. Kanatları yoktu, ancak kanatların olması gereken yerde iki küçük şişkinlik vardı.
Karnında hiç pul olmadığını görebiliyordum; daha çok derimsi bir yapısı vardı.
Yumurtadan yeni çıkmış bu yaratık aniden dişsiz bir esnemeyle ağzını açtı ve dengesini kaybederek sırtüstü devrildi.
Buna karşılık olarak, içimde bu yaratığı kucaklamak için yanıp tutuşan, karşı konulmaz bir dürtü belirdi.
"Kyu?" Keskin gözlerini bana kilitledi; bakışlarında dış görünüşüyle hiç uyuşmayan bir zekâ parıltısı vardı.
"M-merhaba ufaklık, ben Arthur." Sanki kokumu alması gereken bir köpekmiş gibi elimi ona doğru uzattım.
"KYU!" Sandalyeden atlayıp kucağıma kondu ve başını kaldırıp bana baktı.
Onu sıkıca mıncıklama isteğimi bastırmaya çalışırken ellerimin seğirdiğini hissediyordum. Sylvia'nın sahip olduğu o görkem ve ürkütücülüğün aksine, bu yaratık bambaşka bir anlamda tehlikeliydi.
İçimdeki o dürtüye daha fazla karşı koyamayarak, bu sevimli baş belasını usulca okşadım. Pulları şaşırtıcı derecede yumuşaktı ve sırtından aşağı inen o kırmızı dikenler kauçuk gibi hissettiriyordu. İster insan olsun ister canavar, galiba tüm yavrular böyle yumuşacık ve pofuduk oluyordu. Gözlerini kapatıp mırıldamaya başladı.
Yüzümdeki gerginliğin eriyip gittiğini hissederken hafifçe kıkırdadım. "Hehe..."
Daha fazla sevilmek istercesine sırtüstü yuvarlandı. Karnı çok yumuşak bir deri gibiydi, okşaması inanılmaz pürüzsüzdü. Pençelerine daha yakından baktığımda, gerçek birer pençeden çok patilere benzemelerini oldukça ilginç buldum. Sert olan tek şey boynuzlarıydı ki onlar da şaşırtıcı derecede sivriydi. Onları, bir kuşun kabuğunu kırmak için kullanacağı o gagasından farksız göremiyordum.
"Sen ne kadar da tatlı bir ufaklıksın, ha?" Bu sevimli yenidoğanı okşarken yüzümdeki gülümseme iyice yayıldı, öyle ki bu durum adeta sarhoş edici bir hal almıştı.
Kısa bir süre sonra, ona ne isim vereceğimi düşünmeden edemedim. Tam o an bu gizemli yaratığın cinsiyetini bile bilmediğimi fark ettim.
"Kyu~!" Yenidoğan aniden dilini dışarı çıkardı ve sol kolumun alt kısmını yaladı.
"Ah!" O yakıcı histen refleks olarak kolumu geri çekmeye çalıştım ama ben daha hamlemi yapamadan, parlayan siyah bir ışık kolumu sarmaya başladı.
Karıncalanmaya benzeyen o acı oldukça çabuk dindi, bu yüzden sadece bekledim. Yaratık dilini geri çektiğinde kolumun üzerinde siyah bir işaret belirdi.
Sylvia bana iradesini devretmeden hemen önce bedenini kaplayan o kabile işaretlerine çok benziyordu ama bu desenin şekli bir kanadı andırıyordu. Açık duran tek bir kanattı ancak dışarıya doğru dallanan birkaç çizgi ve keskin kıvrımdan oluşuyordu, bu da ona çok karmaşık ve gizemli bir hava katıyordu.
Daha sekiz yaşındaydım ama şimdiden bir dövmem vardı. Tam bir isyankârım.
'...Anne~?'
Yaratık ağzı kapalı bir şekilde bana bakıyordu.
Ne? Az önce bariz bir şekilde bir ses duydum.
'Anne?' Bu kez sesi kafamın içinde net bir şekilde duymuştum.
Bu... telepati miydi?
Çaresizce başımı iki yana sallayarak sesli bir şekilde yanıtladım. "Sanırım senin annenim. Ama ben bir erkeğim, bu yüzden bana baba demelisin."
'Baba!' Aniden zıplayıp burnumu yaladı.
Dövmesi ve çocuğu olan bir isyankârım.
Yaratıkla bir süre iletişim kurduktan sonra birkaç şeyin farkına varmıştım. Sanırım o işaret kolumda belirdikten sonra aramızda bir çeşit telepatik bağ kurulmuştu. Yaratıktan kafamın içinde duyduğum ses küçük bir kıza aitti, bu yüzden gerçek annesinin anısına ona Sylvie adını vermeye karar verdim.
"Syeevy?" diye yanıtladı başını hafifçe yana eğerek.
Onu kucağıma alıp yüzüme yaklaştırdım ve gülümsedim. "Kesinlikle! Senin adın Sylvie."
Keskin gözlerini kapatırken burnunu benimkine sürttü.
Fark ettiğim bir diğer şey de Sylvie'nin yeni doğmuş bir yavruya göre oldukça yüksek bir zekâya sahip olduğuydu. Şimdiden 2-3 yaşındaki bir çocuğun zihinsel kapasitesine sahip gibi görünüyordu. Telepatik olarak iletişim kurarken, benimle ille de aynı dilde konuşmadığını biliyordum ama ben onu öyle anlıyordum. Çok garip bir histi; aslında hangi kelimeleri söylediğini bilmemek ama ne demek istediğini tam olarak anlamak. "Baba" gibi basit kelimeler dışında, benimle paylaştığı düşüncelerin çoğu duygu olarak aktarılıyordu. Nasıl hissettiğinden yola çıkarak ne demek istediğinin ana fikrini çıkarabiliyordum.
"Pekâlâ Sylvie! Şimdi yıkanmam gerek. Benimle gelmek ister misin?" dedim onu yere bırakırken.
"Kyu?" Bana bakarken başını tekrar eğdi. Bana "yıkanmak" nedir diye sorduğunu hissettim, bu yüzden sadece gülerek onu da yanıma aldım.
Duşa girdiğimde, tiz bir "KYUU!" sesiyle feryat ederken adeta 'HAYIIIIR' diye bağırıyor gibiydi.
"Sanırım suyu pek sevmedin, değil mi Sylvie?" diye kıkırdadım ve onu duşakabinin dışına bıraktım.
Sylvie ıslak bir köpek gibi silkelendi ve kuyruğunu sallayarak duşun yanındaki yere çöküp ben yıkanmayı bitirene kadar beni izledi.
Davranışları bana bir köpek ile kedinin karışımını anımsatıyordu. Soyunun kudretli bir ejderhaya dayanacağını hayatta tahmin edemezdim. Tabii, bu onun gerçekten de Sylvia'nın çocuğu olduğunu varsayarsak geçerliydi.
Yine de bu beni düşünmeye sevk etti.
Sylvie gerçekten bir ejderha mıydı? Kesinlikle yavru bir ejderhaya benziyordu...
Sylvia bembeyazken o neden tamamen siyahtı? Beni en çok şaşırtan şey, Sylvie'nin boynuzlarının hem Sylvia'nın büründüğü o boynuzlu, iblis kral illüzyonuna hem de onunla yüzleşen o iblise ürkütücü derecede benzemesiydi.
Duştan çıkıp kurulandım. Şimdi bunları düşünmenin bir faydası yok; ama bunu Büyükbaba'ya ve Tess'e nasıl açıklayacaktım?
Banyodan çıktığımda Sylvie arkamdan paytak paytak yürüyor, onu arkamda bırakmamam için bana 'kyu'layarak sesleniyordu.
Sylvie'nin içinden çıktığı kabuğun parçalarını toplayıp bir kenara koydum. Sonra da küçük Sylvie'nin bıraktığı işareti gizlemek için taşı saran o tüyü ön koluma sardım.
Dört ay. Dört ay içinde annemleri görebilecektim. Acaba beni hâlâ tanıyabilecekler miydi?
Sylvie aileme duyduğum o özlemi hissetmiş olmalıydı ki yüzüme sokulup yanaklarımı yaladı.
"Teşekkürler küçük Sylv." Boynuzlu başını okşarken uykuya daldım.
"KYAAAAAA!"
"Ne var? Ne oldu? Kim var orada?" Yastığımı derme çatma bir kılıç gibi kullanarak yatağımdan fırladım, uyku sersemliğiyle saçlarım darmadağındı.
"Aman Tanrım! Bu da ne? Çok TATLI! Kyaa!"
Dikkatimi, ellerinde kıvranan Sylvie'yi tutan Tess'e çevirdim.
"Kyu!!" diye feryat etti. 'Baba, yardım et!'
Yenilmiş bir edayla nefesimi vererek kendimi tekrar yatağa bıraktım.
Geri dön benim güzel uykum...
Başıma geçirdiğim yastığın altından boğuk bir sesle, "Adı Sylvie ve yumurtasından daha dün çıktı. Onu bıraksan iyi olur. Boğulmaktan pek hoşlanmıyor gibi," diye mırıldandım.
Sabahın daha körüydü.
Sylvie sonunda kendini Tessia'nın pençesinden kurtarmış ve arkama saklanarak ona ters ters bakmaya başlamıştı.
"Grrrrr..." Sylv ince, tiz bir hırlama kopardı.
"Endişelenme Sylv, o bir dost," dedim uykuya dönmekten vazgeçip başını okşarken.
"O çok sevimli!" Tess, tedirgin yavrumun karşısında kelimenin tam anlamıyla ağzının suyunu akıtıyordu. Bize doğru yavaşça yaklaşırken, elleri bir yırtıcınınki gibi arsızca seğiriyor, gözlerinden fışkıran kalpleri resmen görebiliyordum.
"Tamam, artık sadece korkutucu görünüyorsun, Tess. Üstümü değiştirebilmem için odamdan çık," diye talimat verdim sapık prensesi odamdan dışarı iterken.
Bol bir cübbe ve pantolon giydim. Ayakkabılarımı giyerken Sylvie kafama zıpladı ve rahatça yerleşerek kendine bedava bir binek bulmuş oldu.
"Kyu!" Kesinlikle mutlu görünüyordu.
Aşağı indim, gözlerini kafamın üzerinden alamayan kafası karışmış ve şaşkın hizmetçilere günaydın dedim.
Ancak hepsinin yüzünde eninde sonunda Tess ile aynı ifade belirdi. Güvenliğimizden endişe etmeye başlayınca adımlarımı hızlandırmak zorunda kaldım.
Bir şeyler okurken çayını yudumlayan Büyükbaba Virion'a, "Büyükbaba! Biz geldik!" diye seslendim.
Başını çevirdi ve gülümsedi. "Ah! Art, buradasın! Tess neden bir çeşit evcil hayvan hakkında yaygara koparıp duruyordu ki..."
Kafamda oturan boynuzlu siyah kütleyi fark ettiğinde çay fincanı elinden düştü.
"B-bu..." Anlaşılmaz bir şeyler kekelemeye devam etti.
Sonunda gözlerini kafamın üzerinden ayırmadan, "O da ne?" diye sormayı başardı.
"Şey... Ben de tam olarak emin olmasam da sanırım kendisi bir ejderhaya falan benziyor," diye çekinerek yanıtladım.
"Kyu?" Zihinsel bağımız aracılığıyla Sylvie'nin Virion'a karşı temkinli olduğunu anlayabiliyordum.
Tess avlu kapısından resmen seke seke girdi.
Gözleri parlayarak yalvardı. "Onun bir ejderha olduğunu mu söyledin? Ama o çok tatlı! Art! Onu kucağıma alabilir miyim? Lütfen? Lütfen?"
"Grrr~" Pençeleri kafa derime batmaya başlarken, Sylvie ezeli düşmanına tıslamaya başladı.
"AH ah ah AHHH! Sylvie, pençelerin!" Onu kafamdan koparıp almaya çalıştım ama yerinden kıpırdamadı bile.
Yarı sersemlemiş, hâlâ kafamdaki yaratığa bir anlam vermeye çalışan Büyükbaba Virion sonunda konuştu. "Eğer o gerçekten bir ejderhaysa, bir yumurtaya nasıl denk geldin? Çatlamasını nasıl sağladın?"
"Bana iradesini bırakan ejderha, benim sadece değerli bir mücevher sandığım bir taşı bana emanet etmişti. Yumurtadan çıkana kadar onun aslında ne olduğunu bile anlamamıştım. Çatlamasını sağlamak derken neyi kastediyorsun?" Artık benim de kafam karışmıştı.
"Söylenene göre, ejderha yumurtaları—tabii eğer gerçekten bir ejderha yumurtasıysa—sadece zamanın geçmesiyle çatlamazlar. İçindeki ejderhanın yumurtadan çıkabilmesi için onu koruyup sevebilecek bir şeyin yakınında olduğunu hissetmesi gerektiği söylenir. Öyle olsa bile aralarında çok sıkı bir bağ bulunmak zorundadır," diye açıkladı.
Çatlamayı neyin tetiklemiş olabileceğini düşünmeye çalışırken neredeyse anında bir sonuca vardım.
"İradeyi aktif hale getirmek, Büyükbaba! Sanırım onun dışarı çıkmasını sağlayan şey buydu!" diye bağırdım heyecanla.
Çenesini kaşıdı, yavaşça başını sallayarak onayladı. "Bu akla yatkın bir açıklama. Ejder soyu yüzlerce yıldır görülmedi ve onlara dair çok kısıtlı kayıt var, bu yüzden kesin bir şey söyleyemem. Yine de şimdi bunları düşünmenin bir faydası yok! Sadece bu yavruyu her zaman yanında tuttuğundan emin ol. Her ne kadar ejderha soyundan gelen bir yaratığa çok benzese de, bu bağlantıyı kurabilecek nadir kişilerden biri ancak ben olabilirim. Çoğu insan bu yaratığın bir ejderha olduğunu anlamayacaktır, bu yüzden onu nadir bulunan bir tür mana canavarıymış gibi tanıtırsan bir sorun çıkmayacaktır."
Bu mesele de hallolduktan sonra, antrenmana başlarken Sylv'i yanıma, yere koydum. Önümüzdeki dört ay boyunca sürecek olan eğitimimin bir sonraki adımı, Sylvia'nın bana bıraktığı o iradenin gücünü kullanmayı öğrenmek ve aynı zamanda mana çekirdeğimi bir sonraki aşamalara taşımak olacaktı.
"İlk aşamaya erişmek basittir, ancak canavar iradenizin kavranışı doğal bir şekilde gerçekleşmezse bu bir ömür bile sürebilir. Mana çekirdeğin sadece koyu kırmızı olmasına rağmen, vücudun şu anda bile koyu turuncu aşamadaki bir büyücünün çok ötesinde olmalı. Törenden sonra, mana çekirdeğinin içinde iradenin gücünü tutan küçük bir alan hissetmelisin. İşte canavarının iradesinin depolandığı yer orasıdır. Edinme aşamasına erişim, birilerinin öğretmesiyle değil, tamamen senin kendi öğreniminle gerçekleşmelidir. Kendi deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki, canavar iradeni tetiklemenin en iyi yolu sürekli savaş halinde olmaktır."
"Bana mantıklı geldi," diye yanıtladım, çoktan vücudumu esnetmeye başlamıştım bile.
"Güzel! O halde dövüşelim!" diye talimat verdi yüzünde kendinden emin bir sırıtışla.
Kendimi tamamen antrenmanlara verdiğimden günler benim için su gibi akıp geçmişti. İlk aşamama erişmeyi başarmıştım ama üzerinde daha fazla kontrol sağlayana kadar bunu gerçek bir dövüşte kullanamazdım. Virion ayrıca diğer büyücülerin fark etmemesi için canavar irademi nasıl gizleyeceğimi de öğretmişti. Asimilasyonun ardından mana gelişim hızım akıl almaz bir boyuta ulaşmıştı.
Bu süre zarfında, biraz daha zeki hale gelmesi dışında Sylvie'de herhangi bir değişiklik yok gibi görünüyordu. Kelime haznesi hâlâ kısıtlıydı ama birbirimizi anlamamız artık çok daha kolaydı. Tess ile bol bol dışarı çıkmıştım. Ben gitmeden önce elinden geldiğince çok anı biriktirmeye çalışarak, bulduğumuz her boş vakitte beni de yanında sürüklemişti. Ve işte böylece, gözüme çok uzak görünen o dört ay gelip geçmişti.
Üzerimde sade zeytin yeşili uzun kollu bir gömlek ve siyah bir pantolonla, ön koluma sarılı o tüyle odamdan çıktım.
"Arthur! Kendine dikkat etmeyi unutma! Sana bir şekilde ulaşıp haberleşmenin bir yolunu bulacağız. Eğer buralara yolun düşerse Elshire Ormanı'nda yolunu bulabilmen için bunu yanına al. Ya da belki seni geri getirecek başka bir prenses bulursun." Elime gümüş renkli, oval küçük bir pusula tutuştururken göz kırptı.
"Uuu... Büyükbaba!!!"
"AH! Küçüğüm! Sadece şakaydı!" diye feryat etti Büyükbaba Virion böğrünü tutarak.
"Bu krallığın liderleri olarak Alduin ve Merial ayrı bir arabayla gidecekler, ancak Tess ve ben gitmeyeceğiz. Bu şimdilik birbirimizi son görüşümüz olacak. Bir dahaki sefere kadar hoşça kal, Arthur!" Beni öyle sıkı bir kucakladı ki, Sylvie'yi az kalsın kafamdan aşağı düşürüyordu.
"Seni özleyeceğim Art! Bizi tekrar ziyarete gelmeyi unutma! Uu~ sakın insan kızların peşinden koşma, tamam mı? Bana söz ver, anlaştık mı?" diye burnunu çekti, gözleri yaşarmıştı.
Canım arkadaşıma sarıldım ve onun da başını okşadım. "Birbirimizi tekrar göreceğiz! Bir dahaki karşılaştığımızda benden daha güçlü olsan iyi edersin, Tess! Büyükbaba'nın sana verdiği eğitimle birlikte hiçbir bahanen yok!"
Sürekli burnunu çektiği için kelimeleri bir araya getiremeyerek bana cılız bir şekilde başını salladı.
İkisine de el sallayarak veda ettim ve bana sevecen bir gülümseme bahşeden Merial ve Alduin'in peşinden gittim. Kral ve Kraliçe ile fazla vakit geçirme şansım olmamıştı ama artık birbirimizin yanında daha rahattık. Umarım bir dahaki sefere onlarla daha da yakınlaşabilirdim.
Kral ve kraliçe kendilerine ayrılan ayrı bir arabaya yönlendirilirken, ben de elflerin temsilcilerini taşıyan arabaya bindim.
"Vay canına, kimleri görüyorum! Bu bizim insan velet değil mi! Kraliyet ailesi sonunda seni Krallık'tan kovdu mu?" Oldukça süslü mor bir cübbe giymiş bir elf çocuğu sırıtıyordu.
"Şey... Kusura bakma ama seni tanıyor muyum?" Bu elfin kim olduğunu biliyormuşum gibi hissediyordum ama nerede tanıştığımızı bir türlü çıkaramıyordum. Bu arada Sylvie de hırlıyor, boynuzlarını onun olduğu yöne çeviriyordu.
"Düello kurallarını hiçe sayıp acımasızca saldırdığın o asilim ben!" Parmağını suçlayıcı bir şekilde bana doğrultarak öfkeyle yerinden fırladı.
Birden jeton düştü. "Sen benim fırlatıp attığım o böceksin!" İstediğimden biraz daha yüksek bir sesle, aydınlanmanın verdiği şaşkınlıkla bağırdım.
"C-cüretine bak...!?" Öfkeden kulakları şiddetle seğirirken yüzü kıpkırmızı kesildi; bu sırada arkasındaki birkaç elf kıkırdamalarını gizlemek için umutsuzca çabalıyordu.
"Aha üzgünüm, üzgünüm! Öyle demek istememiştim. Gerçi adını da hiç öğrenemedim," diye kıkırdayarak ona elimi uzattım.
Yüzü hâlâ kıpkırmızı olan çocuk, elinde kalan o bir avuç onuru korumaya çalışarak tokalaşmamı reddetti ve kibirli bir ses tonuyla, "Benim adım Üçüncü Feyrith Ivsaar, soylu Ivsaar ailesinin soyundan geliyorum! İkimiz de çocukken kazanmış olabilirsin ama tekrar düello yapacak olursak, bu sefer ben kolayca kazanırım," diye duyurdu.
Feyrith'ten birkaç yaş büyük görünen genç bir elf kızı lafa karışıp, "Bizim gibi ona sadece Feyfey diyebilirsin," dedi.
"O-ona bunu söyleme!" Yüzü çok daha koyu bir kırmızıya bürünen Feyfey başını benden çevirdi ve yerine oturdu.
Feyfey'in yanına oturdum ve yenilgiyle çökmüş omuzlarına teselli edermişçesine hafifçe vurdum.
Arabamız ışınlanma kapısından geçerken, ileri sarılan bir filmin ortasında olmanın verdiği o artık tanıdık his bizi karşıladı.
Sürücü, "Xyrus'a vardık!" diye duyurdu.
Dışarıya kısa bir bakış attığımda, gelişimizi kibarca alkışlayan bir insan seliyle çevrili olduğumuzu fark ettim. Bu turnuvanın kıta çapındaki en büyük dönüm noktalarından biri olması bekleniyordu. Sadece yetenekli tüm gençleri bir araya getirmekle kalmıyor, aynı zamanda hepsinin tek bir çatı altında eğitim görebileceği bir gelecek inşa ediyordu. Kıta liderlerinin göze aldığı bu heyecan verici girişim, aynı zamanda şüphesiz anlaşmazlık ve düşmanlıklarla dolu olacak korkutucu bir adımdı.
Sürücü kalabalığın arasından geçtikten sonra arabayı iki bina arasındaki küçük bir boşluğa yanaştırdı ve arkada oturan bana, fark edilmeden ayrılmak için en iyi zamanın şimdi olduğunu işaret etti.
Feyfey'e ve diğer temsilcilere veda edip onlara şans diledim. Feyfey sadece kafasını çevirdi ama yine de hafifçe el sallamayı da ihmal etmedi. Sylvie hâlâ kafamdayken arabadan atladım ve ailemin kaldığı evi hatırlamaya çalışarak ara sokaktan yoluma devam ettim.
Yaklaşık bir saat boyunca etrafta dolanıp yolumu bulmaya çalıştıktan sonra, sonunda ailemin kalması gereken o devasa malikaneyi bulmayı başarmıştım.
Titreyen bir nefesle, "Evdeyiz Sylv. Sonunda evdeyiz," diye fısıldadım.
"Kyu?" diye seslendi, sanki 'Daha önce de evde olduğumuzu sanıyordum' der gibiydi.
Merdivenleri çıkarken adımlarımı dikkatli atıyor, derin bir nefes alıyordum. Gömleğimin ve pantolonumun üzerindeki tozu silkelerken devasa çifte kapıları çaldım.