The Beginning After The End - Bölüm 18 - Aile

Çeviri Ekibi: özgürnoveltopya | Yayınlanma Tarihi: 25.05.2026

← Önceki Bölüm (17) Seri Sayfası Sonraki Bölüm (19) →

Bölüm 18 - Aile

The Beginning After The End

Arthur Leywin

Dünyanın en güçlü insanlarının arasında ilk kez bir kral atadığım o andan bile daha gergindim; ailemle buluşacak olmak içimde tuhaf bir his uyandırıyordu.

"Phew~ hadi yapalım şu işi Sylvie."

Heyecanım ona da bulaşmış olacak ki, "Kyu," diye karşılık verdi.

Metalin metale çarparken çıkardığı o boğuk ses, şaşırtıcı derecede gürültülü yankılandı.

Beklemediğim bir şekilde, çocuksu bir sesin eşlik ettiği hafif pıtpıt ayak sesleri duydum. "Geliyoruuum~!"

Kapıyı küçük bir kız çocuğuyla birlikte bir hizmetçi açtı. Küçük kız beni görür görmez hizmetçinin arkasına saklandı.

Hizmetçi bana merakla bakıyordu; sekiz yaşında bir çocuğun bir soylu malikânesinin kapısını çalmasına şaşırdığı her halinden belliydi.

"Öhöm, tanıştığıma memnun oldum. Adım Arthur Leywin. Ailemin şu anda bu malikanede ikamet ettiğini öğrendim. Onlarla konuşmamın bir sakıncası var mı?" Başımın üstünde sallanan Sylvie ile birlikte hafifçe eğilerek selam verdim.

Kafası karışan hizmetçi daha cevap veremeden, arka planda o çok tanıdık sesi duydum.

"Eleanor Leywin! Buradasın demek! Birileri kapıyı her çaldığında koşa koşa gelmeyi bırakmalısın..." Annem cümlesinin ortasında durakladı ve kız kardeşim için... yiyecek gibi görünen küçük bir kâseyi elinden düşürdü.

Gözlerimi aşağı indirdiğimde, göz kamaştırıcı kahverengi gözleriyle bana masum bir merakla bakan o kızı gördüm. Açık küllü kahverengi saçları, babamınkilerden çok daha güzel bir kaliteyle parıldıyordu ama bu rengi kimden aldığını çok iyi biliyordum. Saçları, kulaklarının hemen üzerinden iki küçük kuyruk şeklinde bağlanmıştı.

Gözlerimi küçük kız kardeşimden ayırmakta zorlanarak anneme doğru döndüm. Gözlerim yaşlarla dolup görüşüm bulanıklaşırken, duymayı beklediğini bildiğim o tek şeyi söyledim.

"M-merhaba anne. Ben geldim." Beni tanıyamazsa ne yapacağımı bilemez bir halde, beceriksizce ve hafifçe el salladım.

Neyse ki korktuğum başıma gelmedi; Büyükbaba Virion'un hızından bile daha hızlı olduğuna yemin edebileceğim bir süratle bana doğru koştu, gerçi bu sadece görüşümün bulanıklığından da kaynaklanmış olabilirdi.

"Ah, bebeğim! Arthur!!" Önüme ulaştığında dizlerinin üzerine çöktü; kollarını belime doladı ve bırakırsa tekrar kaybolacağımdan korkarcasına var gücüyle bana sarıldı.

"Hayattasın! O Ses... Senin olduğunu biliyordum! hıck Artık döndün! Evet, artık evindesin. Arthur, bebeğim!" Hıçkırıklara boğulmadan önce ağzından dökülebilen tek sözler bunlardı.

Hıçkırıklarımı tutabilmek için dudaklarımı sımsıkı birbirine bastırdığımdan, tam bir cümle bile kuramadım.

Başım annemin omzuna gömülüyken şunu düşünmeden edemedim: İstediğin kadar her şeye gücü yeten, ölümsüz bir tiran ol; sevdiklerinin karşısına geçtiğinde duygularını kontrol etme yeteneğin sana ihanet ediyordu.

Boğuk boğuk çıkan yarım yamalak cümlelerle hayatta olduğumu, eve döndüğümü ve artık hiçbir yere gitmeyeceğimi tekrar edip durdum. Annem tam bir duygu seli içindeydi. Döndüğüm ve hayatta olduğum için mutluydu; daha erken gelemediğim için bana kızgındı; onlardan uzak kalmak zorunda kaldığım ve tüm bunların benim için ne kadar zor olduğu düşüncesiyle aynı anda büyük bir üzüntü duyuyordu.

Bir ara Eleanor yanımıza gelip annemin sırtını okşamaya başladı. "Anne. Tamam, geçti. Ağlama." Ancak onu teselli etmeyi başaramayınca, o da ağlamaya başladı.

"Arthur!" Yüzüm hâlâ gözyaşlarıyla ıslakken başımı çevirdim ve dışarıda, ter içinde kalmış babamın depar atarak gelişini gördüm. Sanırım hizmetçi ona döndüğümü haber vermişti.

Bize ulaştığında durmadı ve dizleri üzerinde kayarak hepimize birden öyle bir sarıldı ki neredeyse devriliyorduk.

"Arthur! Oğlum! Ne kadar da büyümüşsün. Aman Tanrım! Döndün, geri döndün!" Babam yüzüme daha iyi bakabilmek için başımı ellerinin arasına aldı. Büyük elini başımın arkasına koyup alnımı alnına yaslarken gözyaşlarına boğuldu.

Küçük aile kavuşmamız bu şekilde devam etti. Annem kontrolsüzce hıçkırarak beni kucaklıyor, olan bitenden habersiz küçük kız kardeşim onunla birlikte ağlıyor, babam ve ben ise gözlerimizde yaşlarla birbirimize bakıyorduk; hepimiz sonunda bir arada olmaktan dolayı büyük bir sevinç içindeydik.

Sonunda hepimiz biraz sakinleşebilmiştik.

Bir kanepede oturuyorduk; annem hemen yanımdaydı, Eleanor ise kucağındaydı. Babam kendine çektiği bir sandalyede, dirseklerini dizlerine dayamış ve bana doğru eğilmiş bir halde tam karşımda oturuyordu. Annem ellerimi tutuyor ve yüzüme her baktığında gözleri yeniden doluyordu.

"Şimdi iyi misin? En azından günde üç öğün yemeğini yedin mi? Her gün sıkıca giyinip uyudun, değil mi? Ah, bebeğim benim. Bak ne kadar da büyümüşsün." Gözlerini kısıp gülümserken gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.

Başımın tepesine yumuşacık bir öpücük kondururken saçlarımı okşuyordu. Sesi hâlâ titreyerek, "Tanrı'ya şükürler olsun ki döndün. Çok mutluyum," diye fısıldadı.

Eleanor hem Sylvie'ye hem de bana merakla bakarken, bebek ejderha hemen yanımda dikilmiş, bu üç yabancı insanı pürdikkat inceliyordu.

Babam, Sylvie'ye meraklı bir ifadeyle bakıyor olsa da ondan bahsetmedi. Bakışlarını bana çevirdiğinde gözleri yumuşadı ve sürekli başını sallayarak ne kadar büyüdüğümü tekrarlayıp durdu. Bir ebeveyn için, oğlunun ne kadar büyüdüğünü görmek ama buna şahit olmak için tüm o zaman boyunca yanında olamamak oldukça tatmin edici ama bir o kadar da acı verici bir his olmalıydı.

"Ellie, abine merhaba de. Bir süreliğine uzaktaydı ama bundan sonra bizimle birlikte yaşayacak. Hadi, 'merhaba' de." Annem, kız kardeşimi nazikçe teşvik etti.

"Abi mi?" Başını yana eğdi, bu haliyle bana kafası karışmış bir Sylvie'yi anımsatıyordu.

Ellerini annemin kulağına siper edip duyulmayan bir şeyler fısıldadı.

"Haha evet, işte o abi. Sana hep hikayelerini anlattığım abi. Ta kendisi."

Bana tekrar baktığında kız kardeşimin gözleri parlamaya başladı. Annemin ona ne tür hikayeler anlattığını merak etmeden duramadım.

"Meyaba abicim~!" diyerek, iki küçük elini birden neşeyle bana doğru salladı.

"Merhaba Eleanor. Seninle tanışmak çok güzel... kardeşim." Gülerek karşılık verdim ve başını okşadım.

Söze bu kez babam girdi. "Arthur, o olaydan sonra kahrolmuştuk ve zihinlerimiz aracılığıyla bizimle iletişim kurduğunda buna inanamadık bile. Söyle bana, o düşüşten nasıl sağ kurtuldun?"

Her şeyi baştan anlatmam biraz zaman aldı. Şu an için bilmelerinin iyi olmayacağını düşündüğüm bazı bilgileri kendime sakladım. Onlara, bilinçaltımda kendimi koruyucu bir mana katmanıyla sardığımı ve bir akarsuya düşmeden önce uçurumdaki bir sürü dallara çarpacak kadar şanslı olduğumu anlattım. Sonrasında, Tess ile tanıştığımdan ve az kalsın nasıl kaçırılacağından bahsettim. Onu kurtardıktan sonra beni Krallığına götürdüğünü ve orada kaldığımı söyledim.

"Daha erken dönmeni engelleyen bir hastalıktan bahsetmiştin. Neydi o? Şimdi iyileştin mi?" Annem yüzünde endişeli bir ifadeyle araya girdi.

Başımı iki yana sallayarak açıkladım, "Artık bunun için endişelenmene gerek yok. Sanırım Mana Çekirdeği içindeki bir tür dengesizlik, ağrı nöbetleri geçirmeme neden oluyordu. Başlarda gerçekten çok kötüydü ama neyse ki onu nasıl tedavi edeceğini bilen bir Kadim vardı. Süreç yavaştı ama düzenli olarak tedavi edildiği sürece hayati bir tehlikesi olmadığına dair bana güvence verdi."

Endişeli ifadesi yerini bir rahatlamaya bıraktı ve sessizce başımı tekrar okşadı.

"Peki şu küçük arkadaşının hikayesi ne?" Babam sadece kıkırdadı ve en sonunda konuyu Sylvie'ye getirdi.

"Haha, seyahat ederken bir mana canavarının inine rastladım. İçeride sadece anne vardı ve ağır yaralıydı. Ben oraya vardıktan kısa bir süre sonra da öldü. Etrafa bakındığımda bir şeyi koruyor gibi görünüyordu; ben de değerli bir şey olduğunu düşünerek onu aldım ama bunun bir yumurta olduğunu bilmiyordum. Sadece birkaç ay önce yumurtadan çıktı, yani o hâlâ bir bebek. Sylvie'ye merhaba deyin."

Onu kucağıma aldım; gövdesinden tuttuğumda uzuvları bir yavru kedininki gibi aşağı sarkıyordu.

"Kyu~!" diye mırıldandı, sanki herkese merhaba dercesine.

Bunu söylerken aileme tam anlamıyla yalan söylememiştim ama her şeyi ancak büyüdüğümde ve daha yetenekli hale geldiğimde anlatacağıma dair kendime çoktan söz vermiştim.

Daha sonra onlardan, ayrıldığımızdan beri başlarına gelen her şeyi anlatmalarını istedim. Onları Su Falı aracılığıyla ilk gördüğümde anlayabildiğim tek şey burada, Xyrus'ta yaşadıklarıydı; bunun dışında bir şey bilmediğim için fazlasıyla meraklıydım.

Babam o zamandan beri olanları anlattıktan sonra annem lafa girdi. "Doğru ya! Helstea ailesi bir geziye çıkmıştı ama bugün dönmüş olmaları gerekiyor. Seni gördüklerinde çok şaşıracaklar, Art!"

Anneme döndüm. Onu son gördüğümden beri pek değişmemişti. Fark ettiğim tek şey biraz kilo vermiş ve teninin biraz daha solgunlaşmış olduğuydu. Bunun, beni kaybettikten sonra yaşadığı stres ve depresyondan kaynaklandığını bildiğim için yüreğim sızladı. Babamın vücudu ise eskisinden çok daha yapılı bir hale gelmişti. Sakalıyla da birleşince, eskisinden çok daha sert ve yabanıl görünüyordu. Sanırım Helstea Müzayede Evi muhafızları için eğitmen olarak çalışmak onu da forma sokmuştu.

"Baba. Mana Çekirdeği şu an ne renk?" diye sordum, o sırada Sylvie başımın üzerindeki yerine geri dönmüş, kuyruğunu memnuniyetle sallıyordu.

Babam gururla cevap verirken yüzünde kendinden emin bir sırıtış belirdi, "İhtiyar baban birkaç yıl önce açık kırmızı evreyi aştı ve artık koyu turuncu evresinde bir büyücü."

Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırdım. Otuzlu yaşlarının başındaki babam gayet iyi iş çıkarıyordu. Okula gitmemiş ortalama bir büyücü genellikle açık kırmızı evrede tıkanıp kalırdı; şanslılarsa belki koyu turuncuya çıkabilirlerdi. Elbette çok daha saf bir soya ve daha iyi kaynaklara erişimi olan elitler için durum farklıydı, ancak standart bir büyücü için babamın durumu oldukça iyiydi.

Daha sonra bana doğru eğilerek sordu, "Eminim sırf kendin övünebilmek için bana sordun. Hadi dökül bakalım, sen şimdi hangi evredesin?"

Yanağımı kaşıyarak, "...açık kırmızı," diye mırıldandım.

Babam zaten sandalyesinde öne doğru eğilmişti ama bunu duyduktan sonra sendeleyip sandalyesinden tamamen düştü. Annem bile şaşkınlıktan nefesini tuttu.

"Hassiktir!" diye haykırdı babam.

Babamın düşüşüne gülen Eleanor, "Sittiy!" diyerek onu taklit etti.

"Hayatım! Ellie'nin önünde küfür etmekle ilgili ne demiştim sana?" Annem kız kardeşimin kulaklarını kapatırken onu azarladı.

"Haha özür dilerim. Özür dilerim! Ellie, babanın az önce söylediklerini dinleme sen." Ardından bana geri döndü.

"Benim oğlum hâlâ eskiden olduğu gibi bir dahi. Hadi bakalım. İhtiyar babanla ufak bir antrenman maçı yap." Babam omuzlarımı kavrarken tehditkâr bir şekilde sırıttı.

"Hayatım! Çocuk daha yeni eve geldi! Bırak da biraz dinlensin." Annem beni geri çekti.

"Sorun değil anne." Elimi nazikçe onun elinin üzerine koyarak ona güven veren bir şekilde gülümsedim.

"Ah şu erkekler! Sürekli dövüşmeye yer arıyorlar! Değil mi Ellie?" Annem çaresizce başını salladı.

Ellie de annemizin ifadesini taklit etmeye çalışarak, "Babam ve abim erkek!" diye tekrarladı.

Bu kez babam ve ben de güldük. Geri dönmek gerçekten çok güzeldi.

Hepimiz arka bahçeye geçmek için ayağa kalktığımızda kapının açıldığını duydum.

"Rey! Az önce oğlunun hayatta olduğunu duydum. Neler dönüyor burada?" Gözlüklü, ortadan ayrık saçlı, takım elbiseli, zayıf ve düzgün giyimli bir adamın ter içinde geldiğini; arkasından da karısı ve kızı olduğunu tahmin ettiğim kişilerin koşarak içeri girdiğini gördüm.

"Vincent, millet! Sizi oğlum Arthur ile tanıştırayım! O geri döndü Vince, Haha!"

Babam kolunu adamın omzuna doladı.

"Arthur, bu benim eski dostum ve şu an kendisi için çalıştığım kişi olan Vincent. Burası onun evi, o yüzden biz burayı yıkmaya başlamadan önce kendini tanıt," diyerek ağzı kulaklarına varırcasına sırıttı.

Doksan derecelik bir açıyla eğilerek kendimi tanıttım. "Sizinle tanışmak benim için bir onurdur. Adım Arthur Leywin. Ailemin size benden nasıl bahsettiğini tam olarak bilmiyorum ama bir süre önce onlarla iletişim kurmuştum. Ben dönene kadar kimseye söylememelerini tembihleyen de bendim, o yüzden bu kafa karışıklığı için özür dilerim. Bunca zamandır aileme göz kulak olduğunuz için teşekkür ederim." Bu adam, en zor zamanlarında aileme ev sahipliği yapmıştı. Bana sorarsanız, ona ve ailesine büyük bir minnet borçluydum.

"E-evet, gerçekten hiç sorun değil. Hayatta ve güvende olmana çok sevindim." Gerçekten de sekiz yaşında bir çocukla konuştuğundan emin olmak istercesine gözlüklerini düzeltti. Onları öne doğru iterek, "Karım Tabitha ve kızım Lilia ile tanış," diye devam etti.

"Sizinle tanışmak bir zevk hanımefendi, Lilia." diyerek tekrar eğildim, Sylvie de bir "Kyu!" ile kendini tanıttı.

Tabitha karşılık olarak nazikçe gülümsedi. "Seni evimizde ağırlamak harika, Arthur. Merhaba de, Lilia! Arthur seninle aynı yaşta, o yüzden utanma."

Lilia adındaki kız, başımdaki yaratığı tereddütle işaret ederek konuştu. "O-o da ne! Çok tatlı."

"Bu benim bağ kurduğum yavru bir mana canavarı. Adı Sylvie. Sylvie, aşağı in ve merhaba de."

Sylvie başımdan sıçradı ve Lilia'ya doğru miyavladı.

"Aman Tanrım!" diye cıyakladı Lilia.

Vincent, gözlerini Sylvie'den ayırdıktan sonra, "Rey, evimi yıkmak derken ne demek istedin?" diye sordu.

"Biz de tam arka bahçeye geçiyorduk. Arthur ile ufak bir dövüş yapacağız. Gelmek ister misin?" Kıkırdadı.

Vincent inanamayarak tükürükler saçtı, "N-ne? Ciddi misin sen? Oğlun eve daha yeni geldi ve sen onunla dövüşmek mi istiyorsun? Üstelik, oğlun sekiz yaşından büyük olamaz. Onunla neyin dövüşünü yapacaksın ki?"

"Oğlumun yaşı seni yanıltmasın! O çoktan açık kırmızı evresinde bir Güçlendirici oldu bile!" babam göğsünü kabartarak gururla homurdandı.

Vincent sadece başını iki yana salladı. "Saçmalama, Rey. Sekiz yaşındaki oğlun çoktan uyandı ve üstüne üç evre mi atladı? Xyrus Akademisi'ne kabul edilen o burnu havada dahi veletler bile anca koyu kırmızı evresine ulaşabiliyorlar, o da on bir ya da on iki yaşlarına geldiklerinde!"

Babam cevap olarak daha yüksek sesle güldü ve bizi arka bahçeye götürürken ekledi, "Göreceksin. Üstelik, benim de küçük bir sürprizim var."

Dışarıdaki geniş çimlik alanda aramızda uygun bir mesafe bıraktık.

Sylvie'yi, ailemin geri kalanı ve Helstea ailesinden oluşan seyircilerin yanına bırakırken gülümsedim, "Sen ne zaman hazırsan."

"Dikkatli ol, Art! Sen açık kırmızı evrede olabilirsin ama ihtiyar baban hâlâ senden daha yüksek bir evrede!" İki yumruğunu birbirine vurarak bana kendinden emin bir şekilde sırıttı.

Hâlâ inanamayarak başını sallayan Vince'i fark ettim.

"Gel!" diye kışkırttı babam, saldırı pozisyonu alarak.

Bakalım Büyükbaba Virion ile yaptığım eğitim ne kadar işe yaramış.

Asimilasyon sayesinde halihazırda güçlenmiş olan bedenim, manaya eskisinden çok daha keskin bir şekilde tepki veriyordu. Babam daha hazırlanamadan, yumruğum çoktan onun vücuduna ulaşacak mesafeye girmişti bile.

Duyularım bile artık daha hassastı; diğerlerinin şaşkınlık dolu nefes alışverişlerinin yanı sıra Vincent'ın cılız bir sesle, "Bu da ne..." diye mırıldandığını duyabiliyordum.

Babam anında tepki verdi ve mananın tüm vücuduna yayıldığını hissedebiliyordum.

Yumruk atıyormuş gibi yaparak gövdemi çevirdim ve yüksek bir tekme savurdum, ancak bu hamlem derhal babamın sol kolu tarafından engellendi.

Tekmemin bu kadar güçlü olmasını beklemediği barizdi çünkü darbeyle kolu geriye savruldu ve gardı düştü. Ancak, ben bu açıktan faydalanamadan, momentumu kullanarak sağ elini vücuduma doğru adeta bir satır gibi indirdi.

Şimdi dezavantajlı bir konumda olduğum açıktı ancak önceki hayatım boyunca verdiğim sayısız mücadele, ona nasıl karşılık vereceğim konusunda beni çoktan hazırlamıştı.

Darbeyi yumuşatmak ve aynı zamanda içeri sızabilmem için yeterli boşluk yaratmak adına onun hamlesini sol ön kolum ve sağ avcumla karşıladım.

Boyutum onu omzumun üzerinden fırlatacak kadar büyük değildi, ben de bunun yerine sağ kolunu yakaladım ve sağ dizinin arkasına tekmeyi bastım.

Dengesini kaybedip öne doğru düşerken, manayla aşılanmış bedenimi kullanarak onu fırlattım. Ne yazık ki, dengesini çok çabuk toparladı ve o beni yakalamadan önce aramızda biraz mesafe bırakmaktan başka çarem kalmamıştı.

"Şunu söylemeliyim ki eğittiğim tüm büyücülerden çok daha iyisin! Ancak ihtiyar baban şimdi ciddileşiyor! Dikkatli ol." Daha ciddi bir yüz ifadesi takındı. İkimiz için de bariz olan bir şey vardı ki, ikimiz de gücümüzü saklıyorduk.

İlk evrelerde Mana Çekirdeği içinde oluşan mana ile ilgili gizemli gerçek şuydu: Bu mana, Güçlendiricilerin ve Çağırıcıların onu nasıl kullandığına bağlı olarak farklılık gösterirdi.

Pahalı olmasına rağmen birçok ebeveyn, yeni uyanmış çocuklarının en çok hangi elemente yatkın olduğunu görmek için özel bir cihaz kullanarak onları test ettirmeyi tercih ediyordu. Bir Çağırıcının özelliği, hangi tür elementleri daha kolay yapabildiklerine bağlı olarak çok belirgin bir hale gelirdi.

Ancak Güçlendiriciler için bu durum çok daha az belirgindi çünkü saldırılarının çoğu manayı bedenlerini güçlendirmek için kullanmaya odaklanmıştı. Yine de, Güçlendiricilerin bile belirli element türlerinde ne kadar usta olduklarına dair farklılıkları vardı. Basit bir örnek vermek gerekirse; manayı tek bir noktada toplamak ve patlayıcı bir saldırıyla serbest bırakmaktı. Ortada görünür hiçbir alev olmamasına rağmen, manayı bu şekilde kullanmakta daha başarılı olan bir Güçlendirici genellikle ateş özellikli bir büyücü olarak kabul edilirdi.

Bu durum sadece başlangıçta geçerliydi.

Kişiden kişiye değişmekle birlikte, Mana Çekirdeği ve element kavrayışında belirli bir eşik aşıldıktan sonra, kişi manayı tam anlamıyla kendi özelliğine uygun bir şekilde kullanabilirdi. Çağırıcılar için bu, efsun okuma gibi eğitim tekerleklerinden yavaş yavaş kurtulmaya başlayabilecekleri ve yatkın oldukları elementte ayetlerini kısaltabilecekleri, hatta bundan tamamen vazgeçebilecekleri anlamına geliyordu.

Güçlendiriciler için ise bu durum çok daha belirgin hale geliyordu çünkü manayı kendi element özelliklerine uygun bir şekilde manipüle etmek yerine, element özelliklerini fiziksel olarak ortaya çıkarmaya başlayabilirlerdi.

Örneğin, eşiği aşmadan önce, ateş özellikli bir Güçlendiricinin saldırısı sadece daha güçlü bir patlayıcı etki taşırken; rüzgâr özellikli Güçlendiriciler manayı daha hızlı ve daha keskin saldırılara dönüştürmeyi çok daha kolay bulurlardı.

Ancak yeterli bir kavrayışa ulaşıldığında, Güçlendiricilerin element özellikleri saldırılarını fiziksel olarak etkilemeye başlardı. Toprak özellikli Güçlendiriciler topraktan bir eldiven oluşturmayı öğrenebilir ve hatta ayaklarını yere vurarak küçük sismik şoklar yaratmayı bile başarabilirlerdi; rüzgâr özellikli Güçlendiricilere ise küçük rüzgâr bıçakları savurmak ve yumruklarında bir vakum etkisi yaratmak gibi şeyler öğretilebilirdi. Tüm bunlar, esasında büyücülerin kendi elementlerini yeterince kavradıklarında kullanabilecekleri tekniklerdi.

Elbette, Çağırıcılar çevrelerini çok daha fazla etkileyebilme konusunda büyük bir avantaja sahiptiler. Menzilleri de çok daha uzundu, ancak zayıf noktaları hâlâ efsun okuma sürecindeki savunmasızlıkları ve bedenlerinin mana tarafından doğal bir şekilde korunmuyor oluşuydu.

Bu farklılıklar yüzünden, bu eşiği aşabilen her iki büyücü türü de aşamayan büyücülerden çok daha güçlüydü; bu da nihayetinde onların yeteneklerini ve gelecekte elde edebilecekleri başarıları belirlerdi.

Çağırıcılar, Mana Damarları ile doğanın manasını absorbe etmede ne kadar yetkin olduklarından ötürü elementleri içgüdüsel olarak kontrol edebilirken, Güçlendiricilerin durumu bundan farklıydı.

Her bir özellikli Güçlendiriciye karşılık on tane sıradan Güçlendirici düşerdi. Asla o eşiği aşamayıp tam teşekküllü bir element özellikli Güçlendirici olamayan özellikli Güçlendirici vakaları da vardı. İşte tam bu noktada doğru bir eğitim devreye giriyordu; erken yaşlardan itibaren verilen yeterli yönlendirmelerle büyücülerin element özelliklerini kavramaya yönlendirilmeleri çok daha olası bir hal alıyordu.

İki yumruğu alev aldı ve kızıl renkli ateşten eldivenlere dönüştü. Vücudundan yükselen buhardan da anlaşıldığı üzere, ateş elementi üzerindeki bu kontrolü henüz acemiceydi. Bu durum, tüm vücuduna yayılan gereksiz bir mana olduğu anlamına geliyordu.

Babamın ateş özellikli bir büyücü olduğunu çok önceden öğrenmiştim, ancak bir baba olarak meşgul olduğu o yıllar boyunca bir darboğaza saplanıp kaldıktan sonra nihayet turuncu evreye ulaşabilmiş ve daha da etkileyici olanı, ateş kavrayışında bir dönüm noktası yaşamıştı. Artık resmî bir element özellikli Güçlendirici ya da kısaca bir Elementalist olarak kabul edilebilirdi.

Ben de kendimi hazırlamadan hemen önce, ona gurur dolu bir şekilde sırıttım.

"Etkileyici baba... ama şimdi sıra bende."

← Önceki Bölüm (17) Seri Sayfası Sonraki Bölüm (19) →