Bölüm 21: Herkes Kazanır
The Beginning After The End
Arthur Leywin
"Hayır! Kesinlikle olmaz! Arthur! Maceracı olmanın ne kadar tehlikeli olduğunu biliyor musun? Hepimiz öldüğünü sanıyorken daha yeni döndün ve şimdi de gidip kendini öldürtmek istediğini mi söylüyorsun? Olmaz! Kesinlikle olmaz."
Annem bunları söylerken ağlamak üzereydi. Duygularını kontrol etme konusunda hiçbir zaman iyi olmamıştı. Eleanor onun yanındaydı ve bacağına sıkıca sarılmıştı.
"Anneciyim, kızma. Abim kötü biyi deyil! Uuu... Anneciyim, ağlama."
Açıklamamdan sonra Müdire Goodsky malikaneden ayrılmıştı. Bana hâlâ bir sürü soru sormak istediğini görebiliyordum ama ailece konuşmak için müsaade istemiştik. Şu anda annem ve babamın odasındaydık; annem karşımda dikilmiş, uzaktan yakından tehlikeli olabilecek herhangi bir şeyi yapmayı düşünmemi bile yasaklıyordu.
Babam biraz daha mantıklıydı. Fikirden onun da hoşlanmadığını anlayabiliyordum ama yaşım dışında Maceracı olmamam için gerçekten hiçbir neden göremiyordu.
Annemle tartışmayacaktım. Bütün bunları endişelendiği için söylüyordu ve onu bunun için asla suçlayamazdım. Bu beklediğim bir şeydi ve onu bu fikre yavaş yavaş alıştırmak istiyordum ama Müdire Goodsky ile olan görüşme her şeyin zamanlamasını altüst etmişti.
Bütün bu süre boyunca sessiz kalan babam sonunda konuştu. "Hayatım, en azından Arthur'u bir dinleyelim. Onun bir Maceracı olmasını kabul ediyorum demiyorum ama sence de en azından söyleyeceklerini dinlememiz gerekmez mi?"
"O gün olanlardan sonra bunu hâlâ nasıl söyleyebilirsin!" diye bağırdı annem, hıçkırıklara boğularak.
Neden bahsettiğini merak ederek cevaplar için babama baktım ama o sadece başını iki yana salladı ve annemi teselli etti.
Yeniden konuşabilmemiz için yeterince sakinleşmesi rahat bir saat sürmüş gibiydi.
Annemin ellerini tuttum. "Anne. Yarın ayrılmayı planlamıyordum. Birkaç ay evde sizinle vakit geçirmeyi dört gözle bekliyordum."
Hâlâ sessizdi ama bu sözlerim üzerine yüzü biraz yumuşadı ve ben de ona sadece sıcak bir gülümseme verdim, Sylvie de beni taklit ederek onun elini yalamaya başladı.
"Maceracı olmakla kastettiğim şey, biraz deneyim kazanabilmekti. Elf Krallığı'nda geçirdiğim üç yılın ardından, dünyamız hakkında bilmem gereken pek çok şeyi kaçırdım. Sadece biraz pratik deneyim kazanmanın en iyi yolunun bir Maceracı olmak olduğunu düşündüm," diye üsteledim annemin ellerini bırakmayarak.
"Nereden yola çıktığını anlıyorum, Arthur. Biraz daha büyük olmama rağmen, bir büyücü olarak uyandığım an ben de dövüş konusunda gerçek hayat tecrübesi edinmek için can atıyordum," diye anımsadı babam. "Ancak annenin bunun tehlikeli ve öngörülemez olduğu konusunda da haklılık payı var."
Annem buna şiddetle başını sallayarak onay verdi.
Düşünürken bir süre sessiz kaldım.
"Baba. Anne. Ya yanımda bir tür koruma ya da gözetmen olsaydı? Bu, tüm bu fikir konusunda sizi biraz daha rahat hissettirir miydi?"
"..."
"Hmm... Biliyor musun, bu fena bir fikir değil." Potansiyel adayları düşünmeye başlarken babamın kafasındaki çarkların döndüğünü neredeyse görebiliyordum.
"A-ama... Seni yine de üç yıl boyunca göremeyeceğim!" Annem yeniden itiraz etmeye başladı.
Başımı iki yana sallayarak ona söyledim. "Anne, uzun yolculuklara ya da uzak yerlerdeki tehlikeli görevlere çıkmayacağım. Ne yaptığıma bağlı olarak birkaç ayda bir, hatta belki daha da sık geri dönmeye çalışacağım."
"Abicim, gidiyoy musun?" Kız kardeşimin yüzünde sanki kendisine az önce Noel Baba'nın gerçek olmadığı söylenmiş gibi bir ifade vardı.
Paniğe kapılmaya başladım. "Hayır hayır Ellie, ben burada kalıyorum. Bundan sonra abini çok sık göreceksin, tamam mı?"
Görünüşe göre hem annem hem de babam Eleanor'a benim hakkımda, ne kadar güçlü ve zeki olduğuma dair bir sürü hikaye anlatmışlardı. Ellie'nin en sevdiği uyku öncesi masallarından biri, annemi bir uçurumun tepesindeki bir grup kötü adamdan nasıl kurtardığım ve bu sırada yaralandığım için eve dönmemin biraz zaman alacağıydı. Sonuçta, kız kardeşim için bir nevi kahraman olmuştum.
Dönüp anneme baktım. Bunu konuştuktan sonra yüzü gözle görülür biçimde rahatlamıştı. Sanırım en kötü senaryoyu varsaymış ve sekiz yaşında dünyanın en güçlü kötülüğünü falan katletmek istediğimi düşünmüştü.
"Zaten neden daha okula bile gitmeden bir Maceracı olmak istedin ki? Genelde tam tersi olmaz mıydı?" diye mırıldandı annem usulca.
"Babamın bahsettiği neden bunun bir parçasıydı; yeteneklerimi gerçek hayat durumlarında test etmek istiyorum. Ayrıca anne, okula gittiğimde en azından herkesle uyum sağlamaya çalışmak istiyorum. Sekiz yaşında okula başlasaydım uyum sağlamam çok daha zor olurdu. Bu kadar büyük bir yaş farkıyla pek fazla arkadaş edinebileceğimi sanmıyorum."
Çok zavallıca bir bahaneydi ama ilk defa annem bana anlayışlı bir bakış attı. Çocuğunun bir yalnız olması herhalde bir annenin en büyük kabusuydu.
Tamamen yalan da sayılmazdı çünkü bunu Sylvia'nın ölmeden önceki son dileğini düşünerek söylemiştim. Hayattan zevk almamı ve sadece eğitimden ibaret olmayan bir hayatım olmasını istemişti. Bu, ne olursa olsun tutmayı planladığım bir sözdü.
"Zaten birkaç ay daha burada olacağım. Kim bilir, belki o zamana kadar benden bıkarsın ve ben daha gitme fırsatı bulamadan beni kapı dışarı edersin," diyerek anneme göz kırptım.
Bu bana kafama bir şaplak olarak geri döndü ama o da kıkırdadı. "Sen! Böyle zamanlarda tıpkı baban gibisin. Çok şükür ki en azından benim zekama sahipsin." Bana sıkıca sarıldı ve içimde hâlâ alışkın olmadığım sıcak bir his bıraktı.
"Hey! Ya benim zekam! Ayrıca ateş konusundaki ustalığım da ona bahşedilmiş!" diye itiraz etti babam.
"Hıh! Oğlum varyant güçlerini benden aldı." Annem beni babamdan uzağa çevirerek ona sadece dil çıkardı.
"Ellie de! Bleh!" Kız kardeşim de annemi taklit ederek yıkılmış babama dil çıkardı.
"Hıh! Kimse benim tarafımda değil." Kızına sarılmaya çalışarak sahte bir şekilde ağladı. Bu hepimizi kahkahalara boğdu.
Ertesi gün pazardı, bu sayede babamın günü boştu. Hem Leywin hem de Helstea ailesi kahvaltıda birlikte yemek yiyordu. Omletini yarı çiğnerken "Yani Arthur hakkında ne yapacağınıza karar verdiniz mi?" diye sordu Vincent.
Tabitha başını iki yana salladı; "Yemin ederim. Bazen bu korkunç yemek yeme alışkanlıklarınla bir soylu olduğuna inanmakta çok zorlanıyorum, hayatım."
"Kukuku, merak etme. En azından senin kocan benimkinden daha iyi. Rey'in çok gülmekten yemeğini tükürdüğü o akşam yemeği partisini hatırlıyor musun? O kadar utanmıştım ki masadan kalkmak için Ellie'yi bahane olarak kullanmak zorunda kalmıştım," diye iç geçirdi annem.
"Öhöm! Her neyse! Evet, dün gece bu konu hakkında konuştuktan sonra, bazı koşullar altında onun bir Maceracı olmasına izin verme konusunda anlaştık, Vince." Babam hafifçe kızararak konuyu tekrar değiştirmeye çalıştı.
"Öyle mi? Ne gibi koşullar?" diye yanıtladı meraklı Tabitha, Lilia için omleti küçük parçalara ayırırken.
"Üç ay sonraki doğum gününe kadar Maceracı olmayacak. Ayrıca görevlerinde yanında bir koruma olmasına karar verdik. Bunun dışında, geri kalanını kendi başına halledebilecek kadar zeki olacağını düşünüyorum. Elbette son şartımız, mümkün olduğunca sık ziyarete gelecek olması," diye açıkladı babam, rostosunun geri kalanıyla ilgilenirken.
"Korumasının kim olacağı konusunda aklınızda biri var mı? Daha doğrusu, onu koruyabilecek kapasitede bir koruma var mı ki? Bana sanki korumayı koruyan kişi Arthur olacakmış gibi geliyor!" O, sekiz yaşında bir çocuğun yetişkin, tecrübeli bir Maceracıyı korumasının saçmalığına sadece kıkırdadı.
Annem babama bakarak ona cevap verdi, "Kriterlere uyan birini gerçekten düşünmedik. Rey ve ben Helstea Müzayede Evi muhafızlarından birini kullanabileceğimizi düşündük ama aklımıza gerçekten kimse gelmedi."
"Biraz daha omlet alabilir miyim yütfen?" diye araya girdi kız kardeşim çatalını havaya kaldırarak.
"Buldum!" Babam aniden gelen aydınlanmayla ayağa fırladı, bu da ağzımdaki et parçasıyla az kalsın boğulmama neden oluyordu.
"İkiz Boynuzlar yakında bir zindan seferinden dönecek. Maceracılar Loncası Binası'ndan iki ay içinde döneceklerini söyleyen bir mektup aldım! Bu mükemmel! Bunu düşünmek neden bu kadar uzun sürdü ki? Sana göz kulak olması için İkiz Boynuzlar'dan birini görevlendirebiliriz. Arthur! Onları hâlâ hatırlıyorsun, değil mi?" Babamın gözleri heyecanla parladı.
"Hey! Bu hiç fena bir fikir değil!" dedi annem mutfaktan, sesi babamın iyi bir fikir bulmasının ne kadar nadir bir durum olduğunu ima ediyordu.
Ön iki patisi masada olacak şekilde kucağıma tünemiş olan Sylvie'ye bir et parçası uzatırken ben de cevap verdim. "Elbette onları hatırlıyorum. Kulağa harika bir fikir gibi geliyor baba. Geri döndüğümü biliyorlar mı?"
"Hayır, ne yazık ki onlara henüz mektup gönderme fırsatım olmadı. Bunu bugün yapmayı planlıyordum." Babam başını kaşıyarak yerine oturdu.
Kahvaltısını bitiren Vincent da sohbete dahil oldu.
"Arthur, dün Müdire Cynthia'ya Xyrus Akademisi'ne kaydolana kadar güçlerini kimseye göstermeyeceğinden bahsetmiştin, değil mi? Peki bir Maceracı iken bunu nasıl yapmayı planlıyordun?"
"Ah, evet. Ben de tam o konuya gelmek istiyordum," dedim çatalımla bir çilek alırken. "Bir Maceracı olarak kimliğimi gizli tutmayı planladım. Maceracılar Loncası'nın kimliklerini halka açıklamadan takma isimlerle dolaşan pek çok üyesi olduğunu okumuştum." Ne yazık ki Sylvie'nin görünümünü maskelemenin bir yolu olmadığı için, onu saklamak konusunda iyi bir iş çıkarmam gerekecekti. Neyse ki, cep yeterince büyükse bir pelerinin içine sığabilecek kadar küçüktü.
"Mmm... Anlıyorum." Hem Vincent hem de Tabitha bunu başlarıyla onayladılar.
Bununla birlikte kahvaltı sona erdi ve hepimiz dağıldık.
Babam eski parti üyelerine bir mektup göndermek için Lonca Binası'na giderken; annem ve Tabitha da Ellie ve Lilia'yı yanlarına alarak alışverişe çıktılar. Benim de gelmemi istediler ama eğlence etkinliği adını verdikleri bu eziyete katlanma teklifini kibarca reddettim.
Yıkanıp malikanenin sağ kanadına, Vincent'ın ofisinin bulunduğu yere doğru yöneldim.
Tık Tık
"Evet?"
"Benim, Arthur," diye yanıtladım.
Kapı açıldı ve yüzünde meraklı bir ifadeyle Vincent belirdi. "Ah, gel! Seni buraya getiren nedir Arthur? Daha önce ofisime pek geldiğin söylenemez."
"Ah evet. Bugün sizinle konuşmak istediğim belirli bir mesele var, bu yüzden ziyaretinize geldim," dedim yerdeki ve masasındaki belge yığınlarına bakınırken.
Vincent Helstea
Bu çocuk gerçekten de sadece sekiz yaşında mıydı?
Sesinin tonu omurgamdan aşağı ürpertiler gönderdi. Benimle konuşmak istediği 'belirli bir meseleden' bahsedildiğinde neden bu kadar gerilmiştim ki?
Yüzüm biraz daha ciddileşerek, "Ne tür bir mesele bu?" diye sordum sadece.
"Başka bir yerde bulunması zor olabilecek birkaç eşyayı temin etme konusunda yardımınızı rica ediyorum." Sözlerine devam ederek oturdu ve gözleri doğrudan bana bakarken konuştu. "Sağlam, kapüşonlu bir pelerine veya cübbeye ve tüm yüzümü kapatabilecek bir maskeye ihtiyacım var. Maskenin sesimi değiştirme işlevine sahip olması çok önemli."
Bu eşyaları neden istediğini anlamak zor değildi. En yüksek mevkideki soyluları, hatta Kraliyet Ailesi'ni bile kendine çeken Helstea Müzayede Evi'nin sahibi olarak, bu eşyaları elde etmek çok da zor olmamalıydı. Maske biraz çetrefilli olabilirdi çünkü bunu yapacak kişinin ses elementi kullanan bir zanaatkar olması gerekiyordu ama yapılabilirdi.
Yine de... neden bu odada böylesine ağır bir his vardı?
Nedenini tam olarak bulamıyordum...
İşte bu!
Neden sekiz yaşındaki bu çocuk, tıpkı bizzat Sapin Kralı'nın yanındayken hissettiğimle aynı baskıyı yayıyordu?
Hayır. Şu anki atmosfer, kralla birlikte olduğum zamankinden bile daha ağırdı.
Benden açıkça bir iyilik istiyordu. Ancak sanki beni ölçüp tartıyor, beni 'hayatta tutulacak kişiler' listesinde nereye koyacağını değerlendirmeye çalışıyormuş gibi hissettiriyordu.
Bunu ondan hiç hissetmemiştim, ama muhtemelen onu her zaman sadece ailesiyle birlikte gördüğüm içindi bu.
Bu işi bir an önce bitirmek isteyerek hızla cevap verdim. "Elbette, bu eşyaları bulmak sorun olmaz. Maske biraz zaman alabilir ama eminim sen Maceracı olmadan önce elimizde olacaktır."
Başını hafifçe sallayarak onaylaması beni gerçekten de rahatlattı. Kendilerini bana tanıtmak için sırada bekleyen soylular vardı ama bu çocuk...
"Buna karşılık olarak benden yardım isteyeceğiniz bir şey var mı? Sadece herhangi bir karşılık vermeden bunu istemek beni kötü hissettirir," şeklinde karşılık verdi.
Kaşlarımın üzerinde biraz ter oluştuğunu hissettim. "S-sorun değil gerçekten. Aslına bakarsan, babana çok şey borçluyum. Benim için çalışıyor olabilir ama muhafızlarımı eğitme şekli, müzayedeler sırasında ortaya çıkan sorunların sayısını gerçekten azalttı."
Aslında gerçek de buydu. Rey, Helstea Müzayede Evleri'nin yeri doldurulamaz bir parçası haline gelmişti. Eğittiği muhafızlar arasındaki liderliği ve karizması birinci sınıftı. Hayatımı kurtardığında ona borçlanmıştım, şimdi de ona ve ailesine borçluyum. Ortalama seviyenin çok üzerindeki cömert maaşa ve ailesinin evimizde kalmasına izin vermeme rağmen, bunun aslında benim açımdan epey kârlı bir anlaşma olduğunu hissediyordum. Rey'in Alice ile birlikte yanımıza taşınması ve Ellie'nin doğmasından sonra, hem Tabitha hem de Lilia her zamankinden daha mutlulardı. Ailemle istedikleri kadar vakit geçiremediğim için hep suçluluk duyardım ama artık işler çok daha iyiydi.
Aşağıya bakarken, "Hmm, eğitimden söz açılmışken, bu aslında bana bir fikir veriyor," diye mırıldandı.
Epeyce bir süre önce fark etmiştim ki, Arthur düşünmeye başladığında, böyle bir bakışı oluyordu... Gözlerini uzaklara diktiği, kaşlarının çatıldığı o bakış; dudaklarının kenarındaki hafif kırışıklık ve burnundaki o ince seğirme, sanki normal insan zekasının kapasitesini aşan bir şey düşünüyormuş gibi görünmesine neden oluyordu. Bu gerçek bir entelektüelin bakışıydı. İç çektim. Küçük Lilia'm ile aynı yaşta olduğuna inanmak zordu.
"Kızınızı bir büyücü olması için eğitmeye başlamama izin verin." Bu mayını sanki sadece havadan sudan bahsediyormuşçasına ortaya bırakıverdi.
Arthur Leywin
"Yakında kız kardeşime mana manipülasyonu öğretmeye başlamayı düşünüyordum. Lilia'yı da bu derslere dahil etmek çok sorun olmaz. Görüyorum ki hem siz hem de Leydi Tabitha büyücü değilsiniz, dolayısıyla onun kendi başına uyanış yaşaması imkânsız olabilir ama eğer şimdi başlarsak, ortalama bir yaş civarlarında uyanabileceğini düşünüyorum," dedim.
Benim bu ifadem sessizlikle karşılandı. Başımı kaldırdığımda Vincent'ın gergince elinde evirip çevirdiği belge yığınını yere düşürdüğünü gördüm. Kalbinin daha hızlı attığını duyabiliyordum, yüzü olduğu yerde donakalmıştı.
Uzun sürmüş gibi gelen bir sessizliğin ardından, "A-az önce söylediğine gerçekten inanabilir miyim? Kızımın bir b-büyücü olmasını gerçekten sağlayabilir misin?" diye sordu.
"Elbette. Uzun bir süreç olacak ama kesinlikle mümkün. Iıh... Ancak sizden dersleri gizli tutmanızı rica edeceğim. Çocuklarını da büyücü yapmamı isteyen şefkatli ebeveynler tarafından bombardımana tutulmaktan hiç hoşlanmam," diye sadece kıkırdadım gergin ortamı yumuşatmaya çalışarak.
Tutarlı bir cümle kurmayı başaramadıktan sonra, şiddetle başını sallayarak onayladı.
Gözyaşları akmak üzereyken zorla kekeleyebildi, "İçtenlikle söylüyorum... kızımın bir büyücü olduğunu görmekten daha büyük bir mutluluk olamazdı."
"Harika! O halde konuştuğumuz eşyaları size bırakıyorum! Şimdi, müsaadenizle ben ayrılayım. Çalışmanızı böldüğüm için özür dilerim."
Kucağımda uyuyan Sylvie'yi alarak odadan çıktım.
İşlerin bu kadar iyi sonuçlanmasına sevindim.