Bölüm 22 - Onlar İçin
The Beginning After The End
Lilia Helstea
Annem, Leydi Alice ve Ellie ile alışverişteyiz. Ellie abisi bizimle gelmek istemediği için biraz hayal kırıklığına uğramış görünüyordu, ben de onu teselli etmek için elini tutuyordum.
"Hey, Ellie. Abini bu kadar çok mu seviyorsun?"
"Hıhım! Ama bizimle alışverişe gelmediği için çok gıcık. Ona daha fazla kıyafet giydirmek istiyordum," diyerek dudak büzdü.
"Beni mi daha çok seviyorsun yoksa abini mi?"
Biraz düşündükten sonra cevap verdi: "Imm... İkinizi de seviyorum!"
"Hihihi. Lilia, ne soruyorsun sen Ellie'ye?" diye sordu annem diğer elimi çekiştirerek. "Lilia, sence Arthur nasıl biri?"
"Uuu, o biraz korkutucu. Nasıl bu kadar güçlü olabiliyor, anneciğim? Bizim gibi çocukların büyüyene kadar büyücü olamayacağını sanıyordum." Bu hiç adil değildi. Hep bir büyücü olmayı, annemle babamı gururlandırmayı hayal etmiştim.
Annem bakışlarını Leydi Alice'e çevirdi. "Sanırım o çok yetenekli bir çocuk olduğu için böyle. Ama Alice, onun sana anlattığı onca şeye rağmen içinde gerçekten hiç şüphe yok mu? Ebeveynliğinize karışmak istemem ama bu kadarı biraz fazla tuhaf değil mi? Bu kadar kısa sürede nasıl bu kadar güçlendi? Bana haydut saldırısından önce bile dövüşmekte oldukça iyi olduğunu söylemiştin."
Leydi Alice'in başını iki yana salladığını gördüm. "Elbette pek çok şeyi sakladığını biliyorum. Muhtemelen kendisi farkında değil ama yalan söylediğinde bunu anlamak oldukça kolay. Yalan söylerken bakışlarını tek bir noktaya sabitliyor ve sesi tekdüzeleşiyor. Aslında kendini çok kurnaz sanması oldukça sevimli. İç çekti. Tabitha, onun bizden bir şeyler sakladığını ben de biliyorum, Rey de biliyor ama bize kendisi anlatacak kadar rahat hissedene dek ona biraz alan tanıma konusunda anlaştık. Sanırım ebeveyn olmak tam da böyle bir şey. Kötü bir niyeti olmadığını biliyorum, bu yüzden tek yapabileceğimiz hazır olana kadar ona destek olmak."
Küçük Ellie, "Yalan söylemek kötüdür!" diye atıldı.
Bu konuda ona katılıyordum. "Evet Ellie! Yalan söylemek kötüdür!"
Arthur Leywin
Nereden geldiğini anlayamadığım hapşırıklarla dikkatim dağılmış bir halde, mana çekirdeğime odaklanmaya başladım. Antrenmanlarım konusunda giderek sabırsızlanıyordum. Bir an önce hızlanıp geçmiş hayatımdaki seviyeme ulaşmak istiyordum ama işler hiç de umduğum kadar hızlı ilerlemiyordu.
Müdire Goodsky ile yaptığım o küçük çaplı dövüş, gerçekleri yüzüme acımasızca çarpmıştı. Fazlasıyla tecrübesiz ve zayıftım. Şu ana kadar bunun pek eksikliğini hissetmemiştim ama bu dünyadaki büyücülerin dövüş tarzına alışkın değildim. Önceki dünyamda çağırıcılar gibi bir kavramın bulunmaması, onlardan birine karşı dövüşmeyi çok daha zor bir hale getiriyordu.
Zihnim geçmiş hayatıma kayarken odaklanmakta zorlandım. Yetimhanenin baş bakıcısının, yani hayatımdaki anne figürüne en yakın insanın vurulduğu o sisli gece gözlerimin önüne geldi. O zamanlar henüz küçüktüm ama şimdi dönüp baktığımda, deli gibi antrenman yapmaya başlamamın asıl sebebi muhtemelen buydu. Koruyucu Annemiz, sokağa düşmüşken beni bulup bana buharda pişmiş bir çörek veren o kadındı. Sonrasında bana göz kulak olmuş, okuma yazmayı öğretmiş, yeri geldiğinde beni azarlamış ve bana temel adabı muaşeret kurallarını aşılamıştı.
Kral olmak gibi bir niyetim yoktu; tek istediğim intikamdı. Sadece benimle ilgilenen, beni... seven o insanın ölümünden sorumlu olanları öldürebilecek kadar güçlenmek istemiştim. Ancak işler hiçbir zaman o kadar basit değildi. Yetimhanenin baş bakıcısını ve diğer yetimhanelerin lider figürlerini öldürenlerin, başka bir ülkenin ordusu olduğu ortaya çıkmıştı.
O an, bir insan ne kadar güçlü olursa olsun nihayetinde sadece tek bir kişi olduğunu fark ettim. Gücümün yanı sıra otoriteye de ihtiyacım vardı. Kral olmak, tam da bu amaca hizmet etmişti. Kral olarak atandığımda yaptığım ilk şey, o ülkeyi haritadan silmek oldu. Ellerimi yüz binlerce askerin, toplamda ise milyonlarca insanın kanına buladım. İşin en acı tarafıysa şuydu: Nasıl bir intikam alırsam alayım, onun başına gelenleri değiştiremiyordum. O yine de haksız yere ölmüş, toprağa karışmıştı.
Bu hayat farklı olacaktı. Değer verdiğim kişilerin acı çekmesine izin vermeyecektim.
Sylvie ıslak burnunu bana sürttü, endişeli bakışları gözlerime kilitlenmişti. Sanki, 'Ben buradayım, üzülme,' demek istiyordu.
Başını okşayarak kendimi o tatsız anılardan çekip çıkardım.
Islanmaktan hâlâ nefret eden ve mızmızlanan Sylvie'ye gülerek üzerimi temizledim. Onun yanımda olmasına memnundum. Kendi başıma uzun süre düşüncelere dalmak pek de sağlıklı bir durum değildi.
Tam zamanında; ben üstümü başımı düzeltip giyinirken kızlar da alışverişten dönmüşlerdi. Onları karşılamak için merdivenlerden aşağı seke seke indim.
"Hıh! Abim çok gıcık!" Kız kardeşim kollarını kavuşturup alt dudağını büzdü.
"Seninle alışverişe gelmediğim için mi, Ellie? Özür dilerim." Yüzünü çevirmiş olan kız kardeşimin başını okşadım; gülümsememek için kendini o kadar zorluyordu ki yüzü kasılmıştı.
"Alışveriş nasıldı anne, Leydi Tabitha? Çok bir şey aldınız mı?" diye sordum, elim hâlâ kardeşimin başındaydı.
Annem, "Çok bir şey almadık canım, sadece Ellie ve Lilia için birkaç yeni kıyafet," diye yanıtladı.
O sırada bize doğru gelen gümbür gümbür ayak sesleri duydum. Vincent yüzünde heyecanlı bir ifadeyle yanımızda bitti. Gözleri biraz kızarmıştı ve dudaklarında engelleyemediği kocaman bir gülümseme vardı.
"Sonunda geldiniz!" diyerek kızını kucağına aldı ve yanağına sulu bir öpücük kondurdu.
"Hayatım, niye bu kadar telaşlısın? Sen ağladın mı? Neler oluyor?" Tabitha şaşkınlık ve endişeyle kocasına bakıyordu. Vince şu an gerçekten de biraz deli gibi görünüyordu.
Yüzüne yapışmış o şapşal sırıtışla bana döndü. "Onlara henüz söylemedin mi, Arthur?"
Başımı iki yana sallayıp kıkırdadım. "Ben de yeni indim aşağı. Tam söylemek üzereydim."
Annemin yüzünde de endişeli bir ifade belirdi. "Neyi söyleyecektin bebeğim?" Anneler, neler olup bittiğini bilmemekten asla hoşlanmazlardı.
"Bay Vincent ile bugünden itibaren Ellie ve Lilia'ya mana manipülasyonu öğretme konusunu konuştum. Tabii sadece Leydi Tabitha da uygun görürse."
"..."
Tabitha başını iki yana sallayıp kocasına baktı. "B-Bekle bir saniye. Bu bir çeşit şaka mı? Öyleyse hiç komik değil."
"Hayır efendim. Sizin de, Bay Vincent'ın da büyücü olmadığınızı biliyorum ama Lilia'nın bir büyücü olması mümkün." Ona son derece samimi bir bakış attım.
"İ-İmkânı yok. Daha önce hiç kimsenin bir diğerine mana manipülasyonu öğrettiğini duymadım. Bana hep çocuğun uyanışının tamamen kendi doğuştan gelen yeteneğine bağlı olduğu öğretildi. Eğer böyle bir şey varsa, neden diğer insanların çocuklara bunu öğrettiğini hiç duymadım ki?"
Tabitha'nın, Lilia'nın bir büyücü olabileceğine inanması kocasına kıyasla çok daha zor görünüyordu. Gerçi onu suçlayamazdım. Vincent'ın beni hiç sorgulamamış olması asıl şaşırtıcı olan kısımdı. Soylu bir aileden gelen bir annenin en büyük endişesi çocuklarının geleceğiydi. Büyücülerin elit kesimi oluşturduğu bir toplumda, ne kadar zengin olurlarsa olsunlar, Helstea soyu acıyan bakışların hedefi olmaktan kurtulamazdı.
Annem de sorgulayıcı bir tavırla, "Ben de bir çocuğa mana manipülasyonu öğretmek diye bir şey hiç duymadım, Art. Bunu nasıl yapmayı planlıyorsun?" diye sordu.
"Anne, 3 yaşında nasıl uyandığımı hepiniz biliyorsunuz değil mi? O zaman ne olduğunu ve bunun neden gerçekleştiğini hâlâ hatırlıyorum. Kendi üzerimde yaptığım şeyi onların üzerinde de yapacağım. Başlamadan önce onları test etmem gerekecek ama Ellie'nin uyanabileceğinden yüzde yüz, Lilia'nın ise yüzde yetmiş civarında eminim," diye yanıtladım. Lilia için olasılık aslında söylediğimden daha yüksekti ama onları çok fazla umutlandırmak istememiştim. Sonuçta uyanamama ihtimali hâlâ masadaydı.
"Yüce tanrım. B-Bu... Bana bir dakika müsaade edin. Oturmam lazım." Tabitha'nın kanepeye doğru ilerlerken dizlerinin titrediğini fark ettim.
"Bu öyle bir anda gerçekleşecek bir şey değil. Ben öğrettikten sonra kendi başlarına uyanmaları birkaç yıl alacaktır."
Helstea çifti sadece başını sallayarak onayladı ve ben de kafası karışmış bir şekilde bize bakan Lilia ile Ellie'ye döndüm.
Onları şöminenin yanına yönlendirirken, "Ellie, Lilia, şöminenin yanına, yere oturabilir misiniz?" dedim. "Aranızda benim oturabileceğim kadar bir boşluk bırakarak sırt sırta en rahat edeceğiniz pozisyonda oturmanızı istiyorum."
Ellie hâlâ neler olup bittiğinden pek haberdar değildi ama Lilia durumun ciddiyetini az çok kavramıştı; yüzündeki kararlı ifadeden bunu görebiliyordum. Ellie bacaklarını dümdüz öne doğru uzatarak otururken, Lilia her iki bacağını da sol tarafına toplayarak daha hanımefendi bir duruş sergiledi.
"Tamam. Ben hiçbir şeye başlamadan önce sizden gözlerinizi kapatıp odaklanmanızı istiyorum. Eğer gerçekten çok denerseniz, bazı ışık noktacıkları görebileceksiniz. Görebiliyor musunuz?" Tabitha, Vincent ve annem pür dikkat bize bakarken ben de aralarındaki yerimi aldım.
"..."
Lilia'nın, "H-Hayır... Gerçekten hiçbir şey göremiyorum," diye mırıldandığını duydum. Açıkçası çok bir şey beklemiyordum ama arkamı döndüğümde odadaki herkesin paniğe kapıldığını gördüm. Onları görmezden gelerek kız kardeşime döndüm ve aynı soruyu ona yönelttim. Onun ışığı görememesinden ziyade asıl neyi görmesi gerektiğini anlayamamasından korkuyordum.
Neyse ki, "Abicim, galiba küçük, çok güzel bir ışık görüyorum!" diye cevap verdi.
Bir sonraki adım, sadece benim yapabileceğim bir şeyi gerektiriyordu. Dört temel element niteliğine sahip manayı aynı anda onların bedenlerine yönlendirmeliydim. Bu sayede vücutlarına dağılmış olan mana zerrelerini çok daha net bir şekilde görebileceklerdi.
"Tamam, şimdi başlıyorum. Kendinizi biraz ateşiniz çıkmış gibi hissedeceksiniz ama buna dayanmanızı ve sadece o ışık zerreciklerine odaklanmanızı istiyorum." Bunu söyler söylemez dört elementli manamı onlara yönlendirdim.
Dört elementin birden onlara aktarılmasının sebebi şuydu: Henüz toplanıp bir mana çekirdeği oluşturmamış olan mana en saf halindeydi; bu da içlerindeki uykuda olan manadan herhangi bir tepki alabilmek için dört elementin de aynı güçte vücutlarına yönlendirilmesi gerektiği anlamına geliyordu.
"İik!" "Hıg!" Lilia ve Ellie şaşkınlıkla ufak çığlıklar attılar.
Lilia, "I-Işıkları gördüğümü sanıyorum! Çok güzeller!" diye haykırdı.
Küçük kız kardeşim de, "Vay canına! Ne kadar çoklar!" diyerek onu onayladı.
"Tamam, bu kısım çok önemli. Bu aşamada size yardım edeceğim ama sizin göreviniz o küçük ışıkların hepsini birleştirmeye çalışmak, anlaştık mı? Anladın mı Ellie? Bütün o küçük ışıkların arkadaş olduğunu ve bir araya gelmeleri gerektiğini hayal et. Bunu benim için yapabilir misin, Ellie?" Sürecin en zor ve en uzun kısmı buydu; ne yapmaları gerektiğini anladıklarından kesinlikle emin olmalıydım.
"T-Tamam! Sanırım anladım!" "Işıklar arkadaş mı? Tamam!"
Bedenlerindeki uykuda olan manayı tetiklemek, en azından onları yönlendirip toplayabilecekleri kadar görünür hale getirmek için bir saatten fazla aynı pozisyonda kaldım.
Derin bir nefes alarak ellerimi sırtlarından çektim ve onlara, ışıklar kaybolana dek o küçük noktaları toplamaya devam etmelerini söyledim.
"Nasıl geçti? S-Sence Lilia bir büyücü olabilecek mi?" Helstea çiftinin ikisi de perişan haldeydi. Yüzlerinde gergin bir ifade vardı; Vincent ise gerginden de öte stresle tırnaklarını yiyordu. Anneme baktığımda onun gözlerinde bile ufak bir huzursuzluk belirtisi gördüm.
Geniş bir gülümsemeyle karşılık verdim. "Endişelenmeyin, hem Lilia hem de küçük kız kardeşim birkaç yıl içinde bir büyücü olarak uyanacaklar. Planım, evde olacağım birkaç ay boyunca bunu onlarla her gün yapmak. O zamana kadar, kendi başlarına antrenman yapıp bir mana çekirdeği oluşturabilecek kapasiteye geleceklerdir..."
Tabitha sözümü bitirmeme bile izin vermeden beni kucakladığı gibi sımsıkı sarıldı. "Oh, sana ne kadar teşekkür etsem az. Çocuğum sihir öğrenebilecek! Tanrım, ikimiz de büyücü olmadığımız için onun geleceği hakkında o kadar endişeliydim ki... Hıck. Uuu... Çok teşekkür ederim, Arthur."
Vincent'ın yüzünden yaşlar süzülürken bakışlarını meditasyon yapan kızından ayırmıyordu. Annem ise sessizce başımı okşadı, yüzünde gurur dolu bir gülümseme vardı.
Ellie'nin büyücü olması o kadar da sürpriz değildi çünkü tüm ailemiz büyü kullanabiliyordu. Ben hiçbir şey yapmasaydım bile uyanamama ihtimali yok denecek kadar azdı; ben sadece süreci hızlandırıyordum. Ne kadar çabuk sihir öğrenirse kendisini o kadar çabuk koruyabileceğine karar vermiştim.
İki kız, bedenlerine yönlendirdiğim mana tamamen dağılana dek birkaç saat boyunca dayandılar. Şaşırtıcı bir şekilde Lilia, Ellie'den daha uzun süre dayanmıştı. Kesinlikle dört yaşındaki kız kardeşimden daha fazla iradeye sahipti.
Babam biraz sonra Lonca Binasından geldi ve Helstea ailesinin ilk büyücülerine kavuşacak olması onu da en az onlar kadar sevince boğdu.
Eleanor'u kucağına alıp sakalını onun yanağına sürten babam şefkatle mırıldandı. "Ayy, benim küçük bebeğim de abisi gibi güçlü mü olacakmış! Bana benden daha güçlü olmayacağına söz ver, tamam mı? Yoksa baban çok üzülür."
Annem bu duruma gülerken kız kardeşim kıkırdayarak babamın yüzünü itmeye çalıştı. "Baba! Sakalın gıdıklıyor! Dursana~, hihi!"
O gece harika bir akşam yemeği ziyafeti çektik. Vincent ve Tabitha, ağzımı sulandıran ve yanı başımda oturan Sylv'in salyalarını akıtan bir sürü leziz yemek döktürmüştü. Vincent'ın hizmetçilere ve uşaklara bile içki ikram etmesiyle geceyi herkes neşe içinde noktaladı.
Takip eden günler boyunca mana çekirdeğimi, elementsel yeteneklerimi ve ejderha irademin güçlerini yoğunlaştırmakla uğraştım. Bu, zihni uyuşturacak kadar yavaş ilerleyen bir süreçti ve yeterli uyarıcı olmadığı için yerimde saydığımı hissediyordum.
Haftanın birkaç gününü babamla antrenman dövüşleri yaparak geçiriyordum ama beni incitmekten korktuğunu, bazen hiç gerek yokken bile kendini tuttuğunu çok rahat görebiliyordum.
Kendi antrenmanlarımın yanı sıra, çekirdeklerini oluşturma yolculuklarına devam eden kız kardeşime ve Lilia'ya her gün birkaç saat nezaret ediyordum. Oldukça zahmetli bir süreçti ve kız kardeşimin antrenmanlar sırasında giderek daha sabırsız bir hale geldiğini görebiliyordum ama bu işi oyunlaştırarak ona yardım etmek için elimden gelenin en iyisini yapıyordum.
Bu süre zarfında annemle bir Yayıcı olarak yetenekleri hakkında konuşma fırsatım oldu. Etrafta bu kadar az Yayıcı varken bunu nasıl öğrenip antrenmanını yapabildiğini sorduğumda, bana gizemli bir şekilde gülümseyerek bir kadının kendine ait birkaç sırrı olması gerektiğini söyledi.
Sanırım daha az gizemli hissettiği bir ara ona tekrar sormam gerekecek.
Doğum günüme ve bir Maceracı olarak kariyerime başlamama iki hafta kala, ön kapıya vurulan yüksek ve sinir bozucu gürültüyle irkildim. Kapıyı açtığımda, o çok tanıdık grubun yüzlerini görmek dudaklarımın neşeyle kıvrılmasına sebep oldu.