The Beginning After The End - Bölüm 23 - Kraliyet Ailesi

Çeviri Ekibi: özgürnoveltopya | Yayınlanma Tarihi: 10.06.2026

← Önceki Bölüm (22) Seri Sayfası Son Bölüm →

Bölüm 23 - Kraliyet Ailesi

The Beginning After The End

Reynolds Leywin

Dalgın bir şekilde kahvemden bir yudum alırken, kaynar sıvının damağımı yakmasıyla irkilerek kendime geldim. Vince ile dışarıdaki verandada, küçük bir masanın etrafında oturmuş, Helstea Müzayede Evi'ne dair bazı iş planlarını konuşuyorduk. Konu güvenlik yönergelerine ve muhafız ekiplerini tamamen yeniden yapılandırıp güçlendirmemizin elzem olduğu aşamalara nasıl yaklaştığımıza gelmişti.

Yetenekli, büyücü olmayan maceracıların yanı sıra, yakın zamanda birkaç uzun menzilli güçlendirici de kiralayarak güvenlik gücümüze son derece sağlam bir ekleme yapmayı başarmıştık. Güçlendiricilerin işlevsellik ve kolaylık açısından yakın dövüş yolunu seçmesi hâlâ yaygınken, okçular ve arbaletçiler gibi menzilli güçlendiriciler savunma senaryolarında çok daha büyük bir koz olmaya devam ediyordu. Vince, yaklaşan etkinlik için çağırıcıların da işe alınıp alınmaması gerektiği konusunu birkaç kez deşmişti.

"Hımm... Güçlendiricilere destek olup bariyerler kurabilecek çağırıcıların ne kadar faydalı olacağını biliyorum ama bu fikre karşıyım." Fincanımdan daha dikkatli bir yudum daha aldım.

Çayını ritmik bir şekilde karıştırırken, "Biraz daha açar mısın? Az önce onların ne kadar işe yarayacağını kendin söyledin," diyerek karşı çıktı.

Fincanımı masaya bırakarak yanıtladım, "Eğer sadece ateş gücünden bahsediyor olsaydık, sonuna kadar desteklerdim; ama durumun bu kadar basit olmadığını sen de biliyorsun, Vince. Güçlendiricilerden oluşan bir ekibin içine birkaç tane çağırıcı yerleştirmek bile takımın moralini darmadağın eder. O çağırıcıların çoğunun ne kadar kibirli olabildiğini sen de iyi biliyorsun. Yemin ederim, kendilerini vücut bulmuş melekler falan sanıyorlar; birçoğu güçlendiricileri, dövüşmek için ellerini kullanmak zorunda kalan ilkel canavarlar olarak görüyor. İçi bu kadar çürük olmayan birkaç tane bulmayı başarsak bile, bu sefer de ekip, onlara güvenmediğim için çağırıcı tuttuğumuzu düşünmeye başlar."

Vince’in bakışları, masadaki lekeli bir ize boş boş odaklanmıştı; içinden geçenler çok açıktı. "Haklısın. Güvenlik meselelerini tamamen sana bıraktım, bu yüzden senin dediğin gibi yapacağız, ancak Helstea Müzayede Evi'nin 10. Yıl Dönümü'nün kusursuz geçeceğinden kesinlikle emin olmalıyız. Bu sefer Kraliyet Ailesi bile orada olacak. Çıkacak herhangi bir kargaşanın büyümesine asla izin veremeyiz."

Sadece başımla onaylayarak dostuma minnettar bir gülümseme sundum.

"Ah, doğru ya! Onuncu Yıl Dönümü Müzayedesi'ne oğlunu da götürmemiz gerekiyor. Bir kılıç istediğinden bahsetmişti, değil mi? Ona kılıç kullanmayı öğrettiğini bilmiyordum. Açıkçası, o zırhlı eldivenlerinle harikalar yarattığın yakın dövüş tarzında senin izinden gitmesini beklerdim."

İç çektim. "Ona kılıç kullanmayı hiçbir zaman ben öğretmedim, Vince. Daha dört yaşındayken bile kılıç dövüşünün temellerini kavramıştı," kelimeler ağzımdan çıkarken kendi söylediklerime kendim bile inanamıyordum.

"Ciddi olamazsın... Lilia dört yaşındayken merdivenlerden tek başına inmekten bile korkuyordu," diye mırıldandı ağzı açık bir şekilde.

Sözlerime devam ettim, "Görünüşe göre benim antrenmanlarımı izleyerek ve kılıçlarla ilgili kitaplar okuyarak öğrenmiş. İşin aslı, umursadığım kısım bu bile değil, Vince. Asıl mesele antrenman yaptığımız anlar. Dövüşürken gözlerindeki o bakış, tepkileri ve dövüş stili... Sekiz yaşındaki oğlumla değil de usta bir kılıç ustasıyla dövüşüyormuşum gibi hissediyorum. Şu an onunla başa çıkabilmemin tek sebebi vücudunun henüz tam gelişmemiş olması; ancak hamlelerime verdiği o akıl almaz tepkiler... Bunlar yalnızca ölüm kalım savaşlarında geçirilen onlarca yıllık bir tecrübeyle elde edilebilecek şeyler."

"Hımm... Neden bahsettiğini anlamıyorum diyemem. Bazen oğlunun gerçekten sadece sekiz yaşında olup olmadığını sorgularken buluyorum kendimi. Ondan korkuyor musun, Rey?" diye sordu ciddiyetle.

"Hayır. Giderek daha da emin olduğum tek şey bu. Ne olursa olsun, o hâlâ benim oğlum. Ailesine ne kadar derinden değer verdiğini çok iyi biliyorum ve bir baba olarak isteyebileceğim tek şey de bu."

Arthur Leywin

Geçtiğimiz şu iki ay içinde, Lilia’nın ve kız kardeşimin mana manipülasyonunda epey ilerleme kaydettikleri yadsınamaz bir gerçekti. Artık onlara kendi manamı aktarmama gerek kalmamıştı, böylece kendi başlarına antrenman yapabiliyorlardı. Tabii ki bir mana çekirdeği oluşturmaları yine de birkaç yıllarını alacaktı —özellikle de Ellie’nin o kısa dikkat süresiyle— ama her ikisinin de kafasına bu eğitimleri sır olarak saklamalarının ne kadar hayati olduğunu kazımıştım.

Annem, babam ve Helstea ailesine bunu sır olarak saklamanın önemini hatırlatmama gerek yoktu ancak bu dördünün de Lilia ve Ellie'nin uyanış yaşayacağı o günü büyük bir heyecanla beklediği fazlasıyla ortadaydı.

Sylvie son iki aydır eskisinden çok daha fazla uyuyordu ancak onda fark edilir bazı değişimler de baş göstermişti. Öncelikle, zekâsı hızla artıyordu. Bana ilettiği düşünceler artık çok daha karmaşıktı ve sadece 'açım' ya da 'uykum var' gibi basit kavramların ötesine geçen komplike duygular barındırıyordu. Doğumunun üzerinden geçen sadece birkaç kısa ayda, sanki yılların duygusal olgunluğunu kazanmış gibi hissettiriyordu.

Yakın zamanda çok daha büyük bir değişim daha yaşanmıştı; form değiştirmeyi öğrenmişti.

Tamam, bu gerçekten tam anlamıyla bir 'dönüşüm' kadar dramatik bir şey değildi ama bedeni üzerinde ufak tefek değişiklikler yapabiliyordu. Her şey bir anda olup bitmiş gibiydi. Günler geçip de büyüdüğünde varlığını nasıl saklayacağımı kara kara düşünürken, hemen yanımda rahatsız olmuş gibi sızlanmaya ve kendini kaşımaya başlamıştı. Sonra bir de baktım ki, o kırmızı dikenleri yavaşça içine çekiliyor, boynuzları ise küçülüyordu. Bu, aklımı başımdan alan bir sürprizdi. Artık Sylvie zamanının çoğunu dikenlerini ve boynuzlarını gizleyerek geçiriyor, küçük boynuzları olan sevimli, siyah pullu bir tilkiye daha çok benziyordu.

Bütün bu süre zarfında hem Vincent hem de Tabitha, teşekkür mahiyetinde bana daha fazla hediye vermek için ısrar edip durmuşlardı. Pelerin ya da maskeyi bulamasaydım bile Lilia'yı eğitmeyi en başından beri planlıyordum zaten. Sonuçta o, aileme kucak açan ailenin bir parçasıydı; bu yüzden bana kalırsa onlara yardım etmenin bana kaybettireceği hiçbir şey yoktu. Sayısız kez reddedişimin ardından, en sonunda bana alabilecekleri bir tür hediye üzerinde uzlaşmıştık: bir kılıç.

Bedenim nihayet pisi pisine en ufak bir aksilikte bocalayıp yere düşmeden küçük bir kılıcı doğru düzgün kavrayabilecek kadar büyümüştü. Yetişkinlere göre hazırlanmış bir hançerden daha büyük olmayacaktı elbet ama sonuçta kılıç eğitimimi tahta bir sopadan başka bir şeyle yapmama olanak tanıyacaktı. Bunu bir aile etkinliğine dönüştürmeye ve hem benim ailem hem de Vincent'in ailesiyle birlikte Onuncu Yıl Dönümü Helstea Müzayedesi'ne gitmeye karar vermiştik.

Alt kattaki oturma odasında babam ve Vince'in hazırlanmasını beklerken ön kapıdan gelen o rahatsız edici kapı çalma sesini duydum.

Aman be, bir kere çalmak fazlasıyla yeterli işte.

Zaten yakında olduğum için kapıya benim bakacağımı söyleyen hafif bıkkın bir sesle bağırdım. Kapının hemen dibindeyken hizmetçileri yormaya gerek yoktu.

"Kim va— UFF!"

İki yumuşak yastık tarafından boğuluyormuşum gibi hissettiren o nostaljik hissiyatla sarsıldım. Klasik bir suikast yöntemi, ama bunun ben uyurken yapılması gerekmiyor muydu?

"Aman Tanrım! Yaşıyorsun! Ne kadar da büyümüşsün! Çok özür dilerim, Art! Seni koruyamadım! O kadar mutluyum ki!" diye burnunu çekti kadın.

"Mmfph! Mmmfph!"

"Angela, sanırım çocuk nefes alamıyor..." diye uyarıda bulundu huzur veren bir ses.

"İii! Ö-Özür dilerim!" diye ciyakladı Angela.

Yüzümü ondan sıyırırken, yoldaşlarımı görmenin verdiği mutlulukla gülümsedim. "Sizleri tekrar görmek o kadar güzel ki!"

Dev koruyucu meleğim Durden başımı okşadı ve o kısık gözlerinin dolduğunu gördüm, bu da benden bir gözyaşının süzülmesine sebep oldu.

Adam kıçıma bir şaplak indirdi. "Küçük velet! Olanlar yüzünden herkesin ne kadar perişan olduğunu biliyor musun? Seni tekrar görmek güzel, heh."

"Daha da yakışıklı olmuşsun, Arthur." Arkamı döndüğümde karizmatik Helen Shard'ın, o kendine has yayı sırtında asılı bir hâlde önümde çömeldiğini gördüm. Ayağa kalkmadan önce yanağımı hafifçe sıktı ve bana şefkatli bir gülümseme sundu.

Birden tekrar kucaklandım ama bu sefer gerçekten de hazırlıksız yakalanmıştım. Kulağıma hafif bir burun çekme sesi çalındı.

Bana sarılan kişi Jasmine'di. O soğuk, mesafeli Jasmine. Kollarını etrafımda sıkılaştırırken hiç konuşmadı, sadece usulca burnunu çekti.

Yüzü kıpkırmızı bir hâlde aniden benden ayrıldığında, başını okşama dürtüme zar zor engel oldum. Hızla ayağa kalkıp kendini toparlamaya çalışarak utanmış bir tavırla başını salladı ve arkasını döndü.

O sırada Sylvie kanepedeki uykusundan uyanıp pıtı pıtı yanımıza geldi.

"Oha! O da nesi?" diye haykırdı Adam. İkiz Boynuzlar'ın geri kalanı da aynı şaşkınlık dolu ifadeyi takınmıştı, hatta Jasmine bile arkasını dönüp bu gizemli mana canavarına bakakaldı.

Benim bağım başımın üstüne zıplarken, "O benim sözleşmeli canarım, Sylvie," diye duyurdum.

"Vay canına! Şimdiden sözleşmeli bir canavarın mı var? Bir bağa sahip olmanın ne kadar değerli olduğunu biliyor musun? Ah be, son birkaç yıldır evcilleştirecek bir canavar bulmak için yırtınıyorum ama şansım hiç yaver gitmedi. Satanlar da çok pahalıya patlıyor, seni şanslı velet!" Adam kıskançlıktan saçını başını yolacak raddeye gelmişti.

"Bağlar," ya da resmî adıyla "sözleşmeli canavarlar," her iki büyücü türü tarafından da hararetle arzulanan varlıklardı. Usta büyülerini hazırlarken bağın onları koruyabilmesi sebebiyle çağırıcılar için biraz daha avantajlıydı. Ancak binek olarak ya da arkalarını kollayacak bir partner olarak sözleşme yapmak isteyen güçlendiriciler için de kesinlikle paha biçilemez bir velinimetti.

"Aşağıdaki bu kargaşa da n... Ah! Gelmişsiniz!" Babam üniformasıyla merdivenlerden adeta uçarak indi ve eski parti üyelerine doğru koştu.

Hemen ardından annem ve kız kardeşim de aşağı inerken o hepsine tek tek sarılıyordu.

Annem, "Herkes burada! Sizi tekrar görmek çok güzel!" diye neşeyle bağırdı. Etkinlik için çok şık giyinmiş olan kızların hepsi kendilerini annemin üzerine atıp, minik kız kardeşime hayranlıkla bakmaya başladıkları için başka bir şey söylemeye fırsat bulamadı. Annemler de İkiz Boynuzlar'ı neredeyse benim kadar uzun zamandır görmemişlerdi, bu yüzden herkesin içi içine sığmıyordu.

"Aman Tanrım! Alice, Ellie tıpkı sana benziyor! Büyüdüğünde çok güzel bir kız olacak!"

"...Tatlı."

"Rey'in yakında etrafında dolanan damat adaylarıyla başı epey derde girecek kukuku. Bana kaç yaşında olduğunu söyleyebilir misin?"

"Dört!"

Kızlar Ellie'ye bakarken adeta bir heyecan ve östrojen fırtınasına dönüşmüşlerdi.

Kısa bir süre sonra Vincent; Tabitha ve Lilia ile birlikte aşağı indi. Anne-baba ikilisi siyah bir takım elbise ve şık bir elbiseyle uyum içindeyken, Lilia sıcak tutan bir pelerinin altına çiçekli bir elbise giymişti. Herkes birbiriyle tanıştıktan sonra İkiz Boynuzlar'ın da Onuncu Yıl Dönümü etkinliği için Helstea Müzayede Evi'ne bizimle birlikte gelmesine karar verildi. Oraya giderken onlara uçurumdan düştükten sonra neler olduğunu anlattım. Babam mektubunda onlara işin temel hatlarını anlatmıştı ama detayları öğrenmek için resmen can atıyorlardı. Dört yıldan fazla bir süreyi Elenoir Krallığı'nda geçirdiğimi öğrendiklerinde derin bir şok yaşadılar.

Yolculuk oldukça kısaydı, bu yüzden inmeden önce onlara her şeyi anlatmayı bitiremedim.

Oraya vardığımızda aklıma gelen ilk düşünce Vincent'in bu iş için gerçekten kollarını sıvamış olduğuydu. Helstea Müzayede Evi kelimenin tam anlamıyla nefes kesiciydi. Civardaki diğer tüm binaların çok üzerinde yükseldiği için buraya bir 'ev' demek oldukça yanıltıcı olurdu. En ünlü mimarlar tarafından yaratılmış birçok ulusal ve tarihî anıta gitmişliğim vardı ancak bu kesinlikle tamamen başka bir seviyedeydi. Devasa boyutu göz önüne alındığında Çağırıcıların onlara epey bir yardım ettiğini tahmin edebiliyordum. Müzayede evi, her yeri girift tasarımlarla bezenmiş muazzam bir tiyatroyu andırıyordu. Ana kapıların yüksekliği dört metreden fazlaydı ve üzerlerine oymalı desenler işlenmiş taşlaşmış ahşaptan yapılmışlardı. Elf Krallığı'nda gördüğüm natüralist ve zarif tasarımlara kıyasla burası çok daha karmaşık ve ihtişamlıydı. Yarım silindir şeklindeydi ve destek olarak farklı silahların detaylı taş heykelleriyle süslenmişti.

Erken gelmiştik, bu yüzden sadece etkinliğe hazırlanan görevliler ve muhafızlar oradaydı. İçerisi de en az dışarı kadar, hatta belki de çok daha çarpıcıydı. Ön kapı, diğer uçtaki sahneye kadar uzanan bir yola açılıyordu. Solumuzda ve sağımızda, on binden fazla kişiyi rahatça ağırlayabilecek, oldukça lüks, bordo renkli deriden yapılmış, basamak basamak yükselen koltuk sıraları vardı. Yukarı baktığımda, koltuk sıralarının en tepesinde kapalı localar olduğunu fark ettim ve daha da yukarısında, tavan ile arka duvara bitişik, sahneyi net bir şekilde gösteren camlarla çevrili tek bir oda vardı. O locaların ve camlı odanın VIP misafirler için olduğunu tahmin etmek zor değildi.

Meğer tavandaki o VIP odası bizim oturacağımız odaymış. Herhangi bir istenmeyen kargaşayı veya taşkınlığı engellemek adına muhafızlara ve babama yardım etmeye karar veren İkiz Boynuzlar, bizden ayrılan ilk grup oldu. Vincent da çalışanlara emirler yağdırıp daha önemli konukları karşılamak üzere ev sahiplerini hazırlarken peşi sıra bizden ayrıldı.

Tabitha bizi odaya götürdü, yalnızca en seçkin ve varlıklı misafirler için tasarlanıp döşenmiş bu kusursuz alanın tadını çıkarmamızı sağladı. İçeride bir şarap rafı, arkaya yatırılabilen birkaç koltuk ve pencereye daha yakın olan başka masalar ve koltuklar vardı. Pencereye en yakın olan koltuğa geçip rahatıma baktım.

Çok geçmeden, kesinlikle nüfuzlu birileri oldukları her hâllerinden belli olan insanların birer birer alt sıraları doldurmasıyla, müzayede evi neşeli ve heyecanlı seslerden oluşan bir curcunaya dönüştü. Diğerlerinden çok daha seçkin görünen ve ev sahiplerinin şahsen eşlik ederek localarına kadar götürdüğü belirli gruplar vardı. Onların Krallık içindeki en zengin ve en nüfuzlu soylular olduklarına şüphe yoktu.

Kendi aralarında hararetle sohbet eden aşırı süslü soylu sürülerinden sıkılarak dikkatimi, Ellie'ye bir nevi alkışlama oyunu öğreten Lilia'ya çevirdim. İkisinden biri hata yaptığında kıkırdama krizine girip ceza olarak diğerinin kulağına hafifçe fiske vurmasını izlerken gülümsemeden edemedim.

Vincent yanında aşina olmadığım bir grup insanı içeri alana dek zaman oldukça yavaş akmıştı.

Vincent'in arkasından ilk giren kişi, aralarına gri teller karışmış uzun, koyu kızıl saçlı yaşlı bir adamdı. Duruşu dimdikti, geniş omuzları sayesinde yaşından çok daha genç gösteriyordu. Adamın kılıç gibi keskin kaşları ve sert bakışları vardı, bu da ona inkâr edilemez derecede göz alıcı bir hava katıyordu. Yakasının etrafı beyaz kürklerle kaplı kırmızı bir cübbe giymişti ve elinde, daha önce gördüğüm tüm gümüşlerden daha parlak ışıldayan bir baston tutuyordu. Hemen arkasından annemden birkaç yaş büyük görünen bir kadın onu takip ediyordu. Annemin ne kadar sevimli, sıcak ve tatlı bir havası varsa, bu hanımefendinin yüz hatları da bana bir o kadar buzdan efsanevi bir heykeli anımsatıyordu; zarif, soylu ve kusursuzdu ama bir o kadar da soğuk ve duygudan yoksundu. Omuzlarından aşağı bakımlı bir duvar halısı gibi dökülen koyu mavi saçlarını tamamlayan ışıltılı, gümüşi-beyaz bir elbise giymişti.

Adamın karısı olduğunu tahmin ettiğim kadının arkasında, ancak onların soyundan gelebilecek iki küçük çocuk vardı. On üç yaşlarında olduğu anlaşılan büyük çocuk, babasına çok daha fazla çekmişti. O ciddi kahverengi gözleri, düz kaşları ve tıpkı babasınınki gibi parlaklık saçan kısa maun rengi saçlarıyla, bundan birkaç on yıl sonra nasıl bir şeye dönüşeceği gün gibi ortadaydı. Ancak bu sert görünümüne rağmen, babasından farklı, daha işlenmemiş bir karizması vardı yaramazın. Herhangi bir grubun ilgi odağı olmasını sağlayacak türden bir karizmaydı bu.

Benim yaşlarımda gibi görünen küçük kız, gözlerini bana kilitlemeden hemen önce odayı dikkatle inceledi.

Büyümeye başlamasına daha birkaç yıl vardı ama söylemeye gerek yok, o potansiyel kesinlikle oradaydı. Onu Tess'le kıyaslamadan duramadım. İkisi de etraflarındaki erkekleri büyüleyecek kadar güzel kadınlara dönüşecekti ama tamamen farklı şekillerde. Tess; insana huzur veren, parlak deniz mavisi renginde parlayan badem gözleriyle, yan komşunun o güzel sevimli kızıydı. Porselen gibi bembeyaz cildi ve gül kurusu yanakları... Eşsiz, metalik gri saçları gözlerini tamamlıyor, ona gizemli ama bir o kadar da sıcak, yaklaşılabilir bir aura katıyordu.

Hayır, bu kız tam bir tezattı. Porselen beyazı teni, titizlikle oyulmuş yüz hatları için adeta boş bir tuval gibiydi. Yaşına göre fazlasıyla olgun görünen delici, keskin gözleri; uzun, gür kirpikleri sayesinde olduğundan çok daha büyük görünen koyu kahverengi bir tona sahipti. Saçları annesinden aldığı göz alıcı bir siyahtı. Ancak koyu renkli saçlarına ve gözlerine kıyasla, küçük dudakları yumuşak pembe bir renkle örtülüydü ve bu da onun bir oyuncak bebeği andıran o kusursuz görünümüne can katıyordu.

Büyüdüklerinde nasıl olacaklarını; tabiat ananın onların çiçekler gibi açmasını mı yoksa solup gitmelerini mi sağlayacağını merak etmemek elde değildi.

Gözlerimi önümdeki kızdan zar zor ayırıp, bu tablo gibi aileyi takip eden üç muhafıza odaklandım.

Adam, ne sert ne de kibar denebilecek bir ses tonuyla, "Burada başka konuklarla bir arada olacağımızı bilmiyordum, Vincent," dedi.

Vincent telaşla, "Özür dilerim Majesteleri! Yanınızda başka birkaç kişinin daha olmasını dert etmeyeceğinizi düşünmüştüm. Karım Tabitha'yı hatırlıyorsunuz, değil mi? İşte, onlar da yakın aile dostlarımız," diye tanıttı bizi, eliyle bulunduğumuz yönü işaret ederek.

Bizi bir an süzdükten sonra dudakları hafif bir tebessümle kıvrıldı. "Eğer onlar senin dostlarınsa, Vincent, demek ki benim de dostlarımdır."

Hanımefendi kıkırdadı. "Sizinle tanışmak bir zevk. En azından şu muhafızların dışında yanımızda birkaç arkadaş var."

Kadının kişiliği ile dış görünüşü arasındaki bu keskin tezat karşısında şaşırarak tek kaşımı kaldırdım. O göz korkutucu görünümüne rağmen, kocasından çok daha cana yakın duruyordu.

"Herkesin de tahmin edebileceği üzere, sizi Sapin Kralı ve Kraliçesi ile tanıştırmak isterim. Kral Blaine Glayder ve Kraliçe Priscilla Glayder; çocukları Curtis ve Kathyln."

Bunun üzerine, kız kardeşimi kucağında tutan annem, Tabitha, hatta Lilia bile diz çökerek saygıyla eğildi. Durumu çabucak kavrayıp bir an sonra ben de önlerinde eğildim.

Kral başıyla bizi selamlayarak, ayağa kalkmamızı işaret etti. "Yeterli, lütfen. Bu kadar kaskatı kesilmenize gerek yok, sonuçta buraya müzayede için geldik."

Ben ayağa kalkarken uyuduğu cübbemin altından başını dışarı uzatan Sylvie, etraftaki yeni yüzleri merakla inceledi.

"Kuu?" diye cıvıldadı başını yana eğerek.

Arkada duran muhafızlardan birinin şaşkınlıkla nefesini tuttuğunu duyar gibi oldum ama yüzleri örtülü olduğu için tam olarak anlayamadım.

"Aman Tanrım! Ne kadar da sevimli küçük bir mana canavarı!" Kraliçe Priscilla’nın yüzü bu manzara karşısında aydınlandı ve bana doğru adım attı.

Kralın ve iki çocuğun gözleri de benim olduğum yöne kaymıştı.

Muhafızlar da bir adım öne çıkarak Kraliçe'ye bir şey olması ihtimaline karşı anında müdahale edebilecek kadar yakın olduklarından emin oldular.

"Yumurtadan henüz birkaç ay önce çıktı. Adı Sylvie. Hadi, dışarı çık da bir merhaba de," diye yanıtladım.

Cübbemden dışarı zıplayıp bir kedi gibi esneyerek, "Kyu~!" diye sevimli bir ses çıkardı.

"Sanırım bu küçük mana canavarı senin bağın, genç adam?" Kral biraz daha yaklaştı ve Sylvie'yi daha yakından görebilmek için çömeldi.

Tek kelime etmeden başımla hafifçe onayladım. Sylv'in bu hâliyle bir sorun çıkmaması gerekiyordu.

"Bir mana canavarına sahip olduğun için ne kadar şanslısın. Bebek olanları bile evcilleştirmek hiç kolay değildir, hâlbuki o fazlasıyla itaatkâr görünüyor."

"Aslında biz zihinsel olarak iletişim kurabiliyoruz, bu yüzden bu itaatten ziyade karşılıklı bir anlaşma gibi," diyerek umursamazca omuz silktim.

"Ne? Onunla Eşitlik Sözleşmesi yaptığını mı söylüyorsun?"

Hepimiz başımızı sesin kaynağına doğru çevirdik. Konuşan, çocukların arkasındaki kukuletalı muhafızlardan biriydi.

Kahretsin, söylememem gereken bir şey mi söyledim acaba?

"Yani, onun tam olarak ne olduğundan emin değilim, ancak sözleşmeyi başlatan taraf oydu, sanırım öyle?" Başka bir konuya geçmeyi umut ederek omuz silktim.

Sözleşmeyi kimin başlattığı bu kadar büyük bir mesele miydi ki?

"Bağına daha yakından bakmama izin ver!" diye haykırdı kukuletalı muhafız, bize doğru ürkütücü bir şekilde yaklaşırken.

Reddetmeye fırsatım kalmadan Kral araya girdi.

"Şu an başkasının evcil hayvanını incelemenin ne yeri ne de zamanı. Kabalık ediyorsun, Sebastian." Gözlerindeki sert bakışla adamı payladı.

"Kusuruma bakmayın..." dedi, cümleyi benim tamamlamamı bekleyerek.

"Arthur. Arthur Leywin," diye tamamladım ve kısa bir şekilde eğilip selam verdim. O ve eşi bana ufak bir tebessüm bahşederken, müzayedenin birazdan başlayacağını bildiren berrak sesi duymak için tam zamanında yerlerimize oturduk.

Sırtımdan aşağı inen soğuk bir ürpertinin etkisiyle arkamı döndüğümde; kukuletasını çıkarmış olan Sebastian'ın, kucağıma kıvrılıp yatmış olan Sylvie'ye gözlerini dikmiş, dik dik baktığını gördüm.

← Önceki Bölüm (22) Seri Sayfası Son Bölüm →